31 Mart 2016 Perşembe

Viyana Kuşatması Günlüğünden Yansıyan Bir Kare

Mersilere yerleştirilmiş olan toplar sabah erkenden diri düşmanları üzerine ateş açtılar. Metrisler İçin seçilmiş arazi taşlık olduğundan sıçan yollarının kazılması çok güç oldu.


Sadrazam kaleyi dört bir yanından gözden geçirmek üzere hızlı koşan atına bindi. Bağlar içindeki bir tepenin üstüne bir gölgelik kurdurup oradan kaleyi ve ‘karşıda bulunan adayı gözlemeye koyuldu. Bu sırada adadan bir grup gâvur ortaya çıkınca delilerden biri kaç ağayı atlı olarak onlara karsı gönderdi.


Bunlar, herhalde palankalardan kaçarak sağ kalmış ve adaya sığınmış gâvurlar olacaktı. Ne zaman bir fırsat elverirse o zaman adadan kalenin içine geç-imek niyetindeydiler. Bu bakımdan Sadrazam adanın zapt edilmesinin, ayrıca kaleye u i asam köprüleri n tutunarak kalması çok önemlidir.


Batthyânyi ve Draskovich’in boyun eğip bağlılık andı içtikleri haberini getiren elçileri Sadrazamın huzuruna kabul edildiler ve etek öptüler. Bunlara, yani her iki Macar Beyinin temsilcileriyle divan tercümanına orta dereceden üç ve küçük dereceden dört hilat giydirildi.


Sadrazam, Adana Beylerbeyi Vezir Deli Emir Paşa’ya Nigbolu Sancakbeyi Sevhoâlu Ali Paşa’ya, Hamid Sancakbeyi Haznedar Haşan Paşa’ya, Saruhan Sancakbeyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa’ya ye Sekbanlarıyla Serçeşmeye ferman buyurup, kalenin sol tarafında


Asır askeriyle Köstendil Sancakbeyi Arslan Beyinden de ada üzerindeki iki yüz tabya siperine karşı ırmak kıyısında metris kazılmasını istedi. Bu birlikler istenilen yere vardıklarında adada kapalı kalmış düşmanın üzerine pervasızca bir ucuma kalkıp çoğunu kılıçtan geçirdiler.


Gâvurlar ırmağın yukarı tarafında bulunan ordugâhlarına kaçtılar. İslam askerleri bunları ordugâhlarına gidilen köprüye kadar kovaladılar. Burada da zorlu kavga olup bu yiğitçe saldırışlar karşısında düşman dayanamayıp kaçmak zorunda kaldı. Köprünün beri yakadaki başı yakıldı.


Bu günü izleyen iki gün içinde de ordu içinde bulunan bin tutsağın kafası kesildi. Başıbozuk bir akıncı birliği Viyana kalesinden üç saat uzaktaki bir palankayı kuşatmış. Bir süre savaştıktan sonra, aralarından biri Teis olarak ortaya atılmış ve melun gâvurlara bir savaş hırs yapmış “Gelin teslim olun; bize boyun eğin, böylece kılıçtan^ geçirilmekten kurtulun!” demiş.


Gâvurlar razı olmuşlar. Bu sefer akıncılar; “o halde silâhlarınızı bize verin, biz de hepinizin adını yazıp Sadrazama götürelim” demişler. Gâvurlar da bütün silâh ve cephanelerini dört arabaya yükleyip palankanın kapısından dışarı çıkarmışlar. Arkasından da kendileri birer birer çıkmışlar. Yüz elli kadar gâvurun adı deftere yazılıp bir liste yapılmış. Gâvurların hepsi silâhsız kaldığından,

30 Mart 2016 Çarşamba

Bir Başka Cehennem Tasviri

(Herhangi bir kimse canlı öldürmekten, geri kalmazsa, doğruca (Tapana) cehenneminde haşr olur. O cehennemde ölçüsüz derecede çok küllü su ile dolu büyük kazanlar var. Bir düziye kaynar. Cehennem, Ege’leri sayısız, çok zavallıları o kazanlara atıp kaynatırlar. Eti hattâ sinirleri, damarları ne varsa eksiksiz kavrulup pişer. Sivri kancaları ile dışarı çıkmak üzere olan başları aşağıya doğru sancılıp indirirler. O kazandan dışarı çıkmış olan baş kapkara olup (Tapana) adlı cehenneme dolarak sıkılıp dururlar. Orada toplanmış olanların bu kadar acı azapları vardır’ Bundan başka ölçüsüz, sayısız işkenceleri de var… Burada toplanmış zavallıları ateşli çukura atıp iki demirli şişle yere çakmak üzere vururlar. Bir şiş ayağına vurulur, bir şiş başına vurulur. Ondan başka… doksan kızartılmış ateşli, demirli şişlerle bütün vücutlarına vururlar. O azaba dayanamayarak akıllarını yitirirler.


Bir Cehennem Tasviri Daha


Pratapana (sekiz cehennemden yedincisi) adlı bir cehennem daha vardır ki, orada iki büyük kazan var, birisi (Nat), İkincisi ((Upanat) adlıdır, (Nat) adlı kazan elli ege genişliğinde, (Upanat) denilen kazanın eni ise elli bir eğedir. O da yine küllü su ile dolu bir halde kaynar. Bunun üzerine cehennem, (Rakşas) lan zavallı cehennemlikleri tutup o kazanlara baş aşağı atarlar. Bunlar yürek yarılacak derecede azap çekerler. Onların hayatları tükenmez. Herhangileri o kazanlardan dışarı çıksalar ateşli, yalınlı sivri uçlu Trizul (üç dişli) ucuna oturtup aşağıya sokarlar(Türlü cehennemler üzerine Uygur’ca parçalar: R. Rahmetli)Ruhlar, Periler, Melekler, Cinler; Şeytanlar, Zebâniler, Cadılar


 Ruhlar


Şamanist’lere göre ruhlar belli başlı ikiye ayrılıyor. Biri (Eş)* ruhlar; bunlar insanlar, yaratıklar ve bitkilerle beraber bulunan», onlara eş olan ruhlardır, öbürü de; bunlardan ayrı ve başka bir canlı veya bitki ile beraber bulunmayan (Tek) ruhlardır. Bu gibi ruhların çoğu tanrıların emrinde bulunur. İyilik tanrılarının emrinde olanlar insanlara iyilik, kötülük tanrılarının emrinde olanlar ise kötülük yaparlar, bu ruhlar başlı başına dağlara, sulara, topraklara, ağaçlara sahip bulunurlar.


 


Bir de insanın kendi ruhu vardır. Buna göre Şaman’lar insanları biri beden, biri de ruh olarak iki varlık halinde kabul ederler. Ama bu ruhlar (Eş) ruhlardan başkadır. Bunlar cennetteki (Süt gölü) nün birer damlasıdır. O damlalar doğacak insanın ruhlarıdır. Çocuk doğacağı zaman Altaylı’larca (Yayık) adındaki ruh gider (Bk: Yayık) o gölden bir damla süt alır, doğacak çocuğa katar. İşte bu damla o çocuğa verilen ruhtur.


Tek ruhlardan bir de Şamanlarca (Elğem) adında yol göterici bir ruh vardır ki bu ruh, törenlerde Şaman’ı heyecana getirir. Dağlara, sulara, topraklara, ağaçlara sahip olan ruhlara


gelince;  bu ruhlar koruyucu ruhlar arasındadır. Bunlara (Yizim-Piy) de derler. Bunlar insanlara iyilik ederler, yol gösterirler, kötü ruhlardan korurlar. Saygısızlık edenlere ceza verir, hastalık gönderirler. Her dağın ruhu kendi bölgesine karışır. Başka bölgelerle ilgisi yoktur. Bu ruhlar için kurbanlar kesilir, dualar edilir. Yer  su’lar denilen ruhlar da dağlarla ilgilidir. Bunların bulundukları dağlar İçinde (Abu Kaan) dağı kutsal bir dağdır. Bu dağın iki kızı vardır. Bu kızlara (Yelbis) derler. Bu dağların altun birer kapısı, altın tahtı, at bağlanacak altın kazığı vardır. Yer – Su’lar; pınarlarda ve sularda da bulunur.


Büyük tanrı (Oğan) da yer-su’ların en büyüğüdür. Yerin tam ortasında bulunan ve ucu yükseklere uzanan büyük bir çam ağacının gölgesinde oturur.


Oğan’dan sonra, Yer-Su’ların başka büyükleri ve idârecileri vardır:  Talay Han, Altay Han, Demir Han ve Okto Han bunlardandır. Yer-su’lar insanlara bereket getirirler. Bin kulaklıdırlar. Ataylı’lar da Yer-Su’lara çok saygı gösterir. Onlar için kısrak kurban ederler. Bunlar Altay kabile ve soylarının da koruyucularıdır. Her birinin âilesi de vardır.


Yer-su’lar bulundukları yerlerin de sahibidir. Altaylı’larca pınarların, suların, dağların adı birer Yer-Su”nun adıdır. Yâkut’larla Altaylı’lara göre Ruhlarla ancak Şaman’lar, Kâhin’ler temas ederler. İnsanlarla ruhlar arasında bunlar vasıta olur.İyilik yapan ruhlar dualarla, ziyafetlerle memnun edilmeğe çalışırlar. Kötülük yapanlardan korunabilmek için de yine kurbanlar kesilmekle beraber, sihirler, büyüler de yapılır.


Periler, Melekler


Mitolojilere göre, perilerle meleklerin bulundukları yerler; gökler âlemi ile dünya üzeridir.


— II. Mahmut’un berber başlığından emekli ihtiyar bir Memiş efendi vardı. Adam, I. Hamit zamanında Enderûna girmiş, bütün ömrünü sarayda geçirmişti. Nücûm ve Simya gibi asılsız ilimlerde de kendini çok bilgili sanırdı. Cinlere, Yıldızlara inanırdı, o sırada Topkapı Sarayının bahçesinde bir şimşirlik varmış. Bu şimşirliği kaldırmak istemişler; Memiş efendiye göre periler, Türklere çok sevgi beslediklerinden kendi padişahlarına Divan yeri olarak bu şimşirliği seçmişler, Her gün seher vakti perilerin bütün büyükleri orada toplanır, divan kurulur, peri Padişahı da bu divanı idâre ederdi. Bu şimşirlerin kaldırılmamasına Memiş efendi çok uğraşmış ama tesiri olmamış. Şimşirlik kaldırılınca çok kızmış köpürmüş, bundan sonra felâketlerin eksik olmayacağını durmadan söylermiş.


 

26 Mart 2016 Cumartesi

Eski Yunan Mitoloji Kahramanlarından Theseus’un Hayatı

Theseus’un bir çok üstün davranışları vardır. Kimsenin yanına almak istemediği yaşlı Oidipus’a o güleryüz gösterdi. Oidipus öldüğü zaman da yanında bulunuyordu; onun kızlarını korudu, sağ salim, ülkelerine gönderdi. Herakles, çıldırıp da karısını öldürdüğü zaman herkes kaçışmıştı. Ünlü kahramanın kendi kendini öldürmesine Theseus engel oldu. Böyle bir şey yapmanın korkaklık sayılacağını söyledi, onu Atina’ya götürdü.


Devlet işleri, Theseus’un serüvenden serüvene atılmasına engel olmuyordu. Bir ara Amazonların ülkesine gitti Theseus, oradan kaçırdığı Antiope ile evlendi. Bazıları, bu yolculukta Herakles’in Theseus’a arkadaşlık ettiğini, kaçırılan Amazonun adının da Antiope değil Hıppolyte olduğunu söylerler.


Karısından Hippolytos adında bir oğlu oldu Theseus’un. Mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı ki, Antiope’yi geri almak isteyen Amazonların saldırısına uğradılar. Ama Theseus, onların da hakkından geldi. Attika’yı düşmanlardan bütün bütüne temizledi. Kendisi ölünceye kadar artık hiçbir düşman ayak basmadı o topraklara.


Ülkesine düşmanların gelmediğini gören Theseus, serüven aramak için uzak ülkelere gitti. Altın Post’u ele geçirmeye çalışsın denizcilerin, Argonaut’Iann arasına katıldı. Kalydon kıralı ülkesini çorak bir ülkeye çeviren, ekinleri mahveden yaban domuzunu öldürmek için yardım isteyince Kalydon Avı’nda yer aldı. Avda, arkadaşı Peirithoos’un hayatını kurtardı birkaç kere.


Peirithoos ötedenberi arkadaşıydı Theseus’un tik görüşte birbirlerini sevmişlerdi. Daha aralarında hiçbir ilgi yokken Peirithoos, gidip Theseus’un sürülerini çalmıştı; Ünlü kahramanın ardından geldiğini duyunca dönüp onunla karşılaşmak, boy ölçüşmek istemişti. Ama boy ölçüşmek bir yana, elini bile kaldıramadı Theseus’u görünce, öyle üstün, öyle yiğitçe bir duruşu vardı ki Theseus’un, Peirithoos “Sana kötülük etmek elimden gelmez.” dedi, “suçumu biliyorum. Sen yargıç ol. Vereceğin cezayı şimdiden kabul ediyorum.”


Theseus da ona bir yakınlık duymuştu. “Benim arkadaşım ol, başka bir şey istemem,” dedi. Böylece aralarında kopmaz bir arkadaşlık bağı kuruldu. Lapithler kıralı olan Feiçithoos’un düğününde konuklar arasında Theseus da vardı. Arkadaşlığım düğünde de gösterdi. İçkiden başlan dönüp de sarhoş olan Kentaurlar, gelini kaçırmak isteyince hemen kılıcına davrandı Theseus. Büyük bir kavga çıktı; sonunda Lapithler, Kentaurların hepsini ülkelerinden sürdüler.


Peirithoos’un karısı bir süre sonra ölünce Lapithler kralı yeniden evlenmek istedi. Bu kere kendisine karı olarak Persephone’yi almayı düşünüyordu. Theseus, arkadaşına yardım edeceğine söz verdi, verdi ama, önce kendisi için o zamanlar daha çocuk olan Helena’yı kaçırmak istediğini söyledi.


İki arkadaş bir olup Helena’yı kaçırdılar; ama çocukcağızın iki ağabeyi, Kastor ile Polydeukes; kardeşlerini bulup geri aldılar. Theseus’u yakalayıp öç almak için her yanı aradılar taradılar, ama bulamadılar. Atmalı kahraman, Peirithoos’la birlikte yeraltına inmişti çünkü.


Hades’in tanrısı, onların yeraltına niçin indiklerini biliyordu. Yine de güler yüzle karşıladı iki arkadaşı; yer gösterip oturttu, Theseus da, Peirithoos da oturdukları yerden bir daha kalkamadılar, ölüler tanrısı bir oyun oynamıştı, onlara; ikisini de unutkanlık Iskemlesi’ne oturtmuştu. O iskemleye kim oturursa otursun, her şeyi unutur, öylece kalakalırdı. Theseus da, Peirithoos da kim olduklarını, yeraltına neden indiklerini bilmiyorlardı artık.


Bir süre sonra Herakles, yeraltına indiği zaman, Theseus’u bu durumdan kurtardı. İskemlesinden kaldırdı Atinalı kahramanı yeryüzüne çıkardı. Ama ne kadar uğraştıysa Peirithoos’u kaldıramadı, ölüler tanrısı, Persephone’yi asıl kaçırmak isteyenin kim olduğunu biliyordu; bu yüzden de Peirithoos’u Unutkanlık Iskemlesi’ne sıkı sıkıya bağlamıştı.


Hayatının son yıllarında Theseus, Adriane’nin kızkardeşi Phaidra ile evlendi: Bu evliliğin nelere mal olacağını bilseydi herhalde Phaidra’nın yüzünü bile görmek istemezdi.


Amazon Antiope’den Hippolytos adlı bir oğlu olmuştu Theseus’un, Attika kralı, oğlunu küçük yaşta kendi büyüdüğü şehre göndermiş, onun orada büyümesini istemişti. Yıllar geçmiş Hippolytos son derece yakışıklı bir delikanlı oluvermişti. Onun kadar usta avcı, onun kadar hızlı koşucu hiçbir yerde bulunmazdı. Yalnız bir kusuru vardı delikanlının: Aşka inanmaz, bu yüzden Aphrodite’ye saygı göstermezdi. Tanrıçalardan sadece Artemis’i sayardı.


Bir gün Theseus, yanına karısı Phaidra’yı alıp oğlunu görmeye gitti. Görür görmez de kanı kaynadı Hippolytos’a. Baba-oğul birbirlerini öyle’ sevdiler ki, hiç ayrılmaz oldular. Phaidra, Hippolytos’un gözüne bile çarpmamıştı. Ama Aşk tanrıçası Aphrodite yapacağını yapımş Phaidra’yı Hippolytos’a âşık edivermişti.


Phaidra, kimseye açmadığı bu utanç verici aşk yüzünden kendini öldürmeyi kararlaştırdı. Yalnız yaşlı dadısı biliyordu onun kafasından geçenleri hemen Hippolytos’a koştu. “Delikanlı’ dedi, “Phaidra senin yüzünden ölecek. Seni seviyor. Hayat ver ona. Onu sev, belki kurtulur.”


Bu sözleri duymak bile istemedi Hippolytos. Aşk denen şeyden tiksinirdi zaten. Üstelik bir de işin içinde öz babasının karısı olunca… Kulaklarını tıkayarak bahçeye fırladı. Yaşlı dadı peşini bırakmıyordu onun. İkisi de bahçede Phaidra’nın oturduğunu görmemişlerdi bile.


“Yazıklar olsun sana,” dedi Hippolytos, “babamı kandırayım istiyorsun, ha? Zaten bütün kadınlar böyledir. Hepsi de aşağılıktır. Babam olmadan bu eve adımımı bile atmam, bir daha.”


O sırada Theseus evde yoktu. Delikanlı da fırlayıp gitti bahçeden. Yaşlı dadı onun arkasından koşmak isterken Phaidra’yla yüzyüze geldi, öyle korkutucu bir bakış vardı ki Phaidra’nın gözlerinde, dadı: “Üzülmeyin,” dedi, “ben size yardım ederim.”


“Hayır,” dedi Phaidra, “îstemem.” Sonra eve girdi.


Birkaç dakika sonra Theseus bahçeye geldi. Bahçede ağlaşan kadınlar karşıladı kendisini. Yaşlı gözlerle Phaidra’nın ölümünü bildirdiler ona. Phaidra ölmeden önce bir mektup bırakmıştı kocasına.


Mektubu okuduktan sonra kan bürüdü Theseus’un yüreğini. Oradakilere dönerek, “Duyun,” dedi, “siz de duyun. Kendi öz oğlum, Hippolytos, benim karıma el uzatmış. Onun gövdesini, onun adını lekelemiş. Sen de duy, Poseidon, bütün, lâ-etini onun üstüne yağdır.”


Sözlerini kesmek zorunda kaldı, çünkü Hippolytos çığlıkları duymuş, bahçeye gelmişti.


“Ne var, ne oldu baba?” diye sordu. “Phaidra neden ölmüş. Benden bir şey saklamayın. Her şeyi açık açık ben de bileyim.”


“Benim kanma saldırırsın ha?” diye haykırdı Theseus. “Defol git! Seni bu ülkeden sürüyorum! Bir daha gözüme görünme!”


“Baba,” dedi Hippolytos, “konuşmakta pek öyle usta değilimdir. Phaidra’ya elimi bile sürmedim. Doğru, tanık gösteremem. Tek tanıkta öldü şimdi. Ama Zeus’un üstüne yemin ederim ki, yanına bile yaklaşmadım karınızın.”


“Ölüler yalan, söylemez,” dedi Theseus. ‘‘Artık sürüldün Defol!”


Hippoîytos arabasına atlayarak oradan uzaklaştı. Yakınlarda bir deniz kıyısından geçiyordu ki Poseidon, Theseus’un dileğini yerine getirdi. Koca bir canavar fırladı dalgalar arasından. Hippolytos’un atları ürkerek gemi azıya aldılar. Arabadan düşen suçsuz delikanlı parçalanarak yaralandı.


Karısının bıraktığı mektuba rağmen Theseus’un içi rahat değildi. Hele Artemis gelip de ona gerçeği söyleyince ne yapacağım şaşırdı.


“Yardım, etmeye gelmedim sana, acı vermeye geldim,

Oğlunun suçsuzluğunu anlatmak için geldim.

Karın çılgınlar gibi tutkundu Hippotytos’a,

Tutkusuyla savaşıp öldürdü kendini,

Yazdığı satırların hepsi yalandı.”


Bunları duydukça ne diyeceğini bilemiyordu Theseus. O sırada içeriye can çekişen oğlunu getirdiler, Hippoiytos, “Ben suçsuzdum, Artemis,” dedi. “Bak artık en usta avcılarından biri ölüyor.”


“Senin yerini kimse tutamayacak,” dedi Artemis. Delikanlı, Theseus’a çevirdi gözlerini: “Baba” dedi, “bu işte sizin de suçunuz yok.”


“Senin yerine ben ölseydim keşke,” diye bağırdı Theseus. Tanrıçanın sesi, onların üzüntüsünü bir parça olsun yatırdı: “Oğlunu kollarına al, Theseus, Onu öldüren sen değilsin. Aphrodite öldürdü onu. Ama şunu bil, oğlunun adı hiç unutulmayacak. Yıllar yılı şiirlerde, şarkılarda hep anlatılacak Hippoîytos.” Sonra ortadan kayboldu. O anda Hippolytos’un canı da uçup gitti. Delikanlı, Hades yokuşunu inmeye başlamıştı artık.


Aradan birkaç yıl geçti Theseus, arkadaşı Skyros kralı Lykomedes’in sarayına gitti. Bir süre orada kaldıktan sonra Lykomedes tarafından öldürüldü. Theseus’un neden Skyros’a gittiği, orada neden öldürüldüğü pek bilinmiyor. Ölümünden sonra, Theseus için koca bir mezar yaptı Atinalılar. Mezar, yıllarca tutsakların, yoksulların sığınağı olarak kullanıldı.


 


 

23 Mart 2016 Çarşamba

Kuşatmada Şehit Düşen Kör Hüseyin Paşa’nın Mücadelesi

Serasker Hüseyin Paşa, İslâm gazilerini savaş düzenine sokturup kalenin karşısına geçti. Kalenin varoşundan ve Hristiyan ordusundan atlı yaya kırk bin gâvur askeri yürüyüp üç kola ayrıldı. Bir kol sağ kanattan, bir kol sol kanattan ve yayalardan meydana gelen üçüncü kol da önden İslâm askerinin yolunu kesmek amacıyla savaş düzenine girdi. Kalabalık yığınlar halinde hemen hücuma geçtiler. Serasker Hüseyin Paşa bütün ağırlığını geri gönderip yüksek sesle Fatiha okudu.


İlerlemek üzereyken Tököly İmre’nin kethüdası geldi. Kendisine uygun bir çözüm çaresi bulup Türkleri geri dönmeye razı etmek görevi verilmişti. Kethüda, Hüseyin Paşaya gelip şöyle dedi: “Eğer ben Padişah tarafından başınıza amir tayin edilmiş olsaydım, savaşmaz geri dönüp giderdim. Siz de lütfedin de bu niyetinizden vazgeçin. Çünkü gâvurlar çok güçlü. Biz, onların dengi değiliz. Yoksa bu iş, utanç verici bir sona varacak.”


Gerçekten din düşmanları sayıca çok üstün ve İslâm askeri ise onlara göre çok az olduğundan, bu öğüt tutulup geri dönüldü. Ağır adımla çekilmeye başlandı. Moğrulzade Gürcü Mehmed Paşa ardçı tayin olundu ve düşman kendisine yetişecek olursa derhal haber yollaması sıkı sıkıya söylendi.


Tam bu sırada Macar askerinden yedi bayrak, yön değiştirerek bin beş yüz kadar savaşçı geri döndü. Alman ordusuna gidip onlarla birleşti. Ve hemen İslâm askeri üstüne yürüdüler. Daha çeyrek saat geçmeden Moğrulzade Gürcü Mehmed Paşa ileriye ulak gönderip, düşmanın ardını kovaladığını ve çok çabuk ilk darbeyi vurmak gerektiğini bildirdi. Aynı anda gâvurlar sağtaraftan Serasker Hüseyin Paşa’nın üstüne yüklendiler. Kaşla göz arasında tüfek tüfeğe, kılıç kılıca öyle zorlu bir savaş oldu ki, tasvir edilemez.


Hüseyin Paşa’yı Cigirin seferinde Hristiyan ordusuna karşı savaşırken görmüş olan birkaç gâvur, kendisini tanıyıp canlı olarak tutsak almak gayesiyle üstüne çullandılar. Bu durumu İslâm gazileri görünce kılıcı keskin ikî yüz zorlu savaşçı, Paşa’nın üstüne köpekler gibi uluyarak saldıran gâvurların karşısına çıkıp hepsini kılıçtan geçirdiler. Bu sefer Paşa’nın yanındakiler, “Efendimiz” dediler; “buradan bir an önce uzaklaşmalıyız; gâvurlar sayıca çok üstündür. Yolumuzu kesip boğazı zapt ederler. Böyle sık ağaçlı bir orman içinde kılıçla döğüş olmaz.” Böyle söyleyip Paşa’yı istesin istemesin zorla çekip uzaklaştırdılar. Boğazı geçip öteki taraftaki Tököly İmre ordusunun yanma vardılar. Orda konakladılar. Üç saat sonra gâvurlar çekinerek boğaza yanaştılar. Orman içinde Müslüman askerinin pusuda olabileceği kaygısıyla boğazı geçmeyip öte tarafta kaldılar. Bu savaşta Müslüman gazileri birkaç şehit ve yaralı verdiler. Ama gâvurlardan yığınla insan kırıldı.


İslâm askerinin ileri gelenleri bir araya gelip durumu tartıştılar. Sonra Serasker Hüseyin Paşa bir mektup yazdırdı. Mektup, Eğri çavuşlar kethüdası ve adı olan Tököly İmre’nin Macar subaylarından biriyle Viyana önündeki Sadrazama gönderildi. Bu mektupta şunlar yazılıydı: “Yanıma verilmiş İslâm askeri az olduğundan ve dîn düşmanları ise sayıca çok üstün bulunduğundan, Tököly İmre’nin durumu ve onun Macar askerinin ihanet edip kaçmasından, bunların Devlet-i Aliyye’ye sadakatsizliklerinden ötürü, başarılı bir savaş düşünülemez. Bu kadar az bir kuvvetle, sayı bakımından kat kat üstün din düşmanlarına karşı etkili bir direnmeye girişmek de imkânsızdır. Dileğimiz, bize hiç değilse savaş gücü yerinde on bin İslâm askeriyle, bir o kadar sayıda Tatar askeri göndermenizdir.


Bize saldırmış olan Almanlar karşımızdaki bir ordugâha çekilmişlerdir. Boğazın başında bizi beklemektedirler. Yakalanan tutsakların anlattığına göre, Deli Kapıdan denilen bir Alman kumandanı yardıma gelmiş böylece düşman beş bini yaya, yedi bini zırhlı süvari olmak üzere on iki bin Alman gâvuruyla desteklenmiştir. Niyetleri, Komorn adasında duran atlı yaya otuz bin Alman ve Macar askeriyle birleşip üzerimize saldırmaktır.

20 Mart 2016 Pazar

Viyana Kuşatması Günlüğünden Ağustos Ayının Son Günleri

Tatar Hanından bir ulak gelip, geçen gün şehit düşen Hüseyin Paşa’yta birlikte yukarı taraflara gitmiş olan serhad askerinin Pressburg yakınlarına sağ salim vardığını ve orda Tököly’ye katıldığını bildirdi. Ayrıca Tatar Hanının bölgesinde ele geçirilmiş bir tutsak da getirdi. Tutsak sorguya çekilip serçeşmeye teslim edildi.


Öğleden sonra yağmur boşandı. Metrisleri ve dışardaki araziyi çamura buladı. İkindiden az önce dindi.


İkindi vakti Rumeli kolunda bir püskürtme lağım patlatıldı. Sarsıntısının etkisiyle tabyanın uç tarafı yıkıldı. Zaten bu tabyadan pek az bir şey kalmış, her tarafı defalarca hırpalanmış bulunuyordu. Bu lağım da patlatılınca serdengeçtiler hücuma geçerek gâvurların büyük bir kısmını tepelediler. Bir yığın kelle getirip bahşiş aldılar.


Gâvurlar bu gece de yüksek kiliseden yüz tane fişek attılar. Böyle yapmalarının kendi sıkıntı ve bunaltılarını göstermekten başka bir anlamı olamaz. Yerin göğün hâkimi Yüce Allah, bu gâvurların vücudunu yeryüzünden toptan kaldırsın!


Kethüda Ahmed Paşa Sadrazamın eteğini öptü ve Macar Kiralına gitmek iznini aldı. Ali Paşa, Uyvar’a gitmek buyruğunu aldı.


Mohaç Sancağı Vanlı Mehmed Paşa’nın oğluna verildi. Kendisine yüksek dereceden hilat giydirildi.


29 Ağustos Pazar


METRİSLER bugün kuruyup temizlenmiş olduğundan Sadrazam tabyasına gitti ve sonra da Vezir Ah-med Paşa’nın tabyasına geldi. Ayrıca bu kolun sıçan yollarını da gözden geçirdi. Serdengeçtilere hediyeler dağıttı. Sonra kendi tabyasına dönüp bir süre burda dinlendi. Tekrar dışarı çıkıp ön saflarda bulunan tabyasına gitti.


Öğleye doğru yeniçeri ağası kolunda bir püskürme lağım patlatıldı, şarampolü çökertti. Tatarlar iki tutsak getirdiler. Sorguya çekildikten sonra serçeşmeye teslim edildi.


30 Ağustos Pazartesi


Eeğri Beylerbeyi Ahmed Paşa, Macar Kiralına gitmek üzere yola çıktı. İkindi üzeri Rumeli kolundaki tabyada bir püskürme lağım patlatıldı. Hayli gâvuru yok etti. İki kelle getirildi.


Açık arazide yakalanmış bir tutsak getirdiler. Sorguya çekildikten sonra serçeşmeye teslim edildi. Ve cellat tarafından da kafası uçuruldu. Geceleyin Rumeli kolunda gâvurların bir lağımı keşfedildi. Lağımın içinde çalışan mel’ûnlar humbara bombasıyla yok edildiler.


Yatsı namazı vakti, gâvurlar, Rumeli kolundaki serdengeçtilerln üzerine saldırdılar. Fakat yiğit ser-dengeçtiler bunlara karşı koydular ve domuzlar gibi çıktıkları deliklerine tekrar çekilmek zorunda bıraktılar.


 


Melunlar güneş batımından yatsıya kadar otuz-bumbara bombası attılar. Allahın esirgemesi sayesinde önemli hiç bir zarar olmadı.


31 Ağustos Salı


ÖĞLEDEN önce ilâh! gazabın yıldırımı tabya ardında gâvurların humbaralar üzerine düştü. Humbaralar birbirlerini ateşleyerek öyle gümbürtülerle patladılar ki, daha hiç bir lağımın patlaması toprağı böyle-sine sarsmam işti. Buranın yakınlarında bulunan sayısız gâvur dört bir yana savruldu ve mel’unlar büyük kayıplara uğradılar.


Yine öğleden önce Padişah Hazretlerinin bostancısı Boşnak Mustafa Ağa gelip bir hattı hümayun getirdi. Bu hattı hümayunda dileği üzerine Ağaya Beçuy sancağının verilmiş olduğu yazılıydı. Bu bakımdan kendisine Sadrazamın huzurunda yüksek dereceden bir hilat giydirildi. Adı geçenin dilekçesine Padişahımız mübarek elleriyle turasını basmış, doğruluğunu belirten bir derkenarla tarih yazmak lütfunda bulunmuşlardı. Her şeye sahip olan Allah, ona uzun ömürler versin, kimselerin ulaşamayacağı yaşlara eriştirsin! Amin! Orduyu hümayunun erzak sıkıntısını gidermek için ûdenburg palankası halkına bir mektup gönderildi. Bize bağlı olan Macarlar, var olsunlar! Kendilerinden bir şey istenilenlerin hepsi, istenilen erzakı derhal sağlayıp gönderdiler. Bu erzak, cellat çadırı önünde her zamanki pazar fiyatından satıldı.


Bugün ordugâhta bir okka unu fiyatı on iki – on üç paraya, otuz dirhem ekmeğin bir akçaya, bir ölçek arpanın iki kuruşa çıktı. Bunlar da kolay ele geçmediği gibi, hiç bir zaman yetecek miktarda da bulunmuyordu. Artık yakın yerlerde hayvan yemi bulunmaz olduğundan, kuru ot almak için iki üç günlük yollara gitmek zorunda kalınıyordu.

15 Mart 2016 Salı

Türk - Avusturya Tarihsel İlişkileri Üzerine “Viyana Kuşatması Kapsamında”

Viyana’nın 1683 yılında İkinci defa kuşatılması, Avrupa tarihinde büyük bir dönüm noktasıdır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana önlerinde yenilmesi ve o tarihten sonra Avrupa ortalarındaki Türk üstünlüğünün yavaş yavaş gerilemeye başlaması ve sonunda Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması da yine bu dönüm noktasının getirdiği sonuçlar olmuştur.


1683 yılından, 1945’te Kızıl Ordu’nun Avrupa’nın kalbine girmesine kadar, Batı Hıristiyanlığının varoluşu bu denli ciddî bir tehlike ile karşılaşmamıştır.


Viyana surlarında gediklerin açıldığı bir sırada Türk üstünlüğünün yediği darbe, yakın ve uzak sonuçları ile Avrupa’nın modern tarihini tayin etmiştir denebilir. Batı Hristiyanlığının Türklüğe ve İslâmlığa karşı direnmesinin başlıca sorumlusu da Habsburg hanedanının yönetimindeki Avusturya olmuştur. Bu darbeden sonra Osmanlı İmparatorluğu kendini kolay kolay toparlayamamış; buna karşılık Avusturya, yıllardır sürdürdüğü Ren bölgesinde egemenlik kurmak politikasını değiştirerek gözlerini Tuna bölgesine; güneye, güney-doğuya çevirmiştir. 1683 yılında ‘Hilâl’ ile ‘Haç’ arasında son safhasına giren mücadele, 1914 kıyameti kopuncaya kadar sürmüştür.


Avusturya’nın temsil ettiği Batı Hristiyanlığının direnmesi, değişik adlar ve yönetimler altında yüzyıllarca öncesinden başlamış; 1683 Viyana kuşatmasında doruğuna erişmişti. Aslında, İngiliz tarihçisi Lord Acton’un da belirttiği gibi, modern Avrupa, tarihî Türk baskısının Avrupa’da hissedilmesi ile başlamıştır.


Tarihçiler, modern Avrupa tarihini 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethi ile başlatmaktadırlar. Aslında Türk baskısı kendini Avrupa’da çok daha önceden hissettirmiştir. İstanbul’un fethinden yüzyıl önce Orhan Gazi’nin ordusunun Rumeli’ye geçmesi, Sultan Murat’ın Balkan zaferleri, Yıldırım Beyazıt’ın Niğbolu’da Haçlı ordularını bozguna uğratması, Batı Avrupa Hristiyanlığının gözlerini daha çok açan baskılar olmuştur. Hatta çok daha gerilere kadar gidip 1071’de-ki Malazgirt zaferini, hatta ve hatta Türk askerî gücünün IX. yüzyılda Abbasî devletinin hizmetine girmesini de Avrupa tarihini etkileyen olaylar olarak görebiliriz.


Batı Avrupa Hristiyanlığının gözü, gerçek anlamda İstanbul’un fethi ile açılmıştır. O ana kadar, bir şehirden ibaret kalmış olsa bile; bir Bizans devletinin varoluşu, Batı Avrupa Hristiyanlığına bir dereceye kadar güven vermekteydi. Gerçi Ortodoks Doğu Hristiyanlığı ile Katolik Batı Hristiyanlığı birbirlerine düşmandılar, fakat bu düşmanlık din konularındaki anlaşmazlıktan doğuyor, sıkışık anlarda yine Hristiyan dayanışması az çok sağlanabiliyordu.


Eski Roma İmparatorluğunun vârisleri olduklarını iddia eden Doğu Hristiyanlığı ile Batı Hristiyanlığı, arasındaki çatışma, çok ortak gelenekleri, kültürleri olan iki akraba arasındaki çatışmadan, miras kavgasından farklı değildi. Buna karşılık Türk komşunun bu kavgadan faydalanıp akrabalardan birini ortadan kaldırması çatışmayı birbirinden bütünüyle ayrı kültürel, ekonomik, sosyal, politik geleneklerin, kuruluşların ve zıt iki felsefenin çatışması haline dönüştürmüştür.


Türk baskısının etkisi Avrupa’yı toparlanmaya, dayanışmaya ve istikrara zorlamıştır. Bu oluşumun sonucu da Viyana surları dibinde alınmıştır. Türkler, Viyana önlerine kadar yalnız kılıçlarının gücü ile gitmemişlerdir. Askerî güç kadar, Avrupa ülkeleri arasındaki çekişmelerden, özellikle tarım alanındaki ekonomik bozukluklar ve adaletsizliklerden Batı Hristiyanlığının Doğu Hristiyanlığına kendi sistemlerini uygulamakta gösterdiği inadın yarattığı tepkilerden de faydalanmışlardır.


Fetihten sonra Roma İmparatorluğunun kalıntıları için yeni bir mirasçı ortaya çıkmıştır. Batı ve Güney Avrupa’ya egemen olan Habsburg’lar, Bizans’ı ele geçiren Osmanoğulları bu mirasın kavgasını 56 yıl öncesine kadar sürdürmüşlerdir.

14 Mart 2016 Pazartesi

Viyana Kuşatmasında 9 Eylülü Yaşamak

Sadrazam tekrar otağına gelince, Diyarbekir Beylerbeyi Vezir Kara Mehmed Paşayı iki bin kişilik kendi kapısı ve vilâyeti askeriyle öncü kumandanı tayin etti. Yanına Sivas Beylerbeyi Binamaz Halil Pâşa’-yı binbeşyüz askeriyle, Halep Beylerbeyi Deli Bekir Paşa’yı bin askeriyle, Adana Beylerbeyi Deli Emir Paşa’yı dokuz yüz askeriyle verdi. Böylece öncü birliği olarak toplam beşbindörtyüz süvari İslâm savaşçısı hazırlandı.


Öte yandan Budun Beylerbeyi Vezir Koca Arnavut İbrahim Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden dört bin kişiyle Orduyu Hümayunun sol kanadı önündeki dağda bulunan kilisenin yanındaki yolun korunmasıyla görevlendirdi. Bosna Beylerbeyi Vezir Hızır Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden iki bin kişiyle, Karaman Beylerbeyi Şişman Mehmed Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden bin kişiyle Maraş Beylerbeyi Ömer Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden bin iki yüz kişiyle, Uyvar Beylerbeyi Şeyhoğlu Ali Paşayı kapısı askerinden beş yüz kişiyle emrine verdi.


Ayrıca altı yüz Şam tımarlı askeriyle yeniçerisini, kendi kapısı askerinden’üçyüz kişiyle Sa-ruhan Sancakbeyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa’yı, kendi kapısı askerinden üçyüz kişiyle Bolu Sancakbeyi Kadıoğlu Hüseyin Paşa’yı, kendi kapısı askerinden iki yüz kişiyle Teke sancakbeyi Arap Ali Paşa’yı, bin askeriyle Kahire Beyini, kendi kapısı askerinden dört yüz kişiyle Hamid Sancakbeyi Haznedar Haşan Paşayı, kendi kapısı askerinden beş yüz kişiyle Aydın Sancakbeyi Ahmed Paşayı, iki yüz kişilik kendi kapısı askeriyle Menteşe Sancakbeyi Harmuş Mehmed Paşayı, yüz elli kişilik kendi kapısı askeriyle Konakçı Haşan Paşayı, yüzelli kişilik kendi kapısı askeriyle Kayseriye Sancakbeyi Deli Dilaver Paşa’yı, iki yüz kişilik kendi kapısı askeriyle İçel Sancakbeyi Abdülmümin Paşayı, üç yüz kişilik kendi kapısı askeriyle Hersek Sancakbeyi Mustafa Paşa’yı, iki yüz kişilik kendi kapısı askeriyle Karahisarı Sahib Sancakbeyi Deli Ömer Bey’i, yüz elli kişilik kendi kapısı askeriyle Kangırı Sancakbeyi Hüseyin Bey’i, yüz elli kişilik kendi kapısı askeriyle Vize Sancakbeyi Veli Bey’i, Beyşehir Sancakbeyi Mehmed Bey’i ve beş bin yeniçeriyi, bin beş yüz cebeciyi, üç bin nefer dört bölük sipahilerini görevlendirip, toplam olarak yirmi üç bin İslâm gazisini savaşa hazır kıldı.


Gerekli fermanlar gönderildi. Birlikler yerlerini aldılar. Ordugâhın sağını, solunu, arkasını Tuna kıyısında duran Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa’nın bulunduğu yere kadar çepeçevre kuşatıp konakladılar.


Kuşatmanın başladığı günden beri Tatarlarıyla Viyana’nın altı saat yukarısında Tuna üzerinde bulunan taştan yapılmış İskender Köprüsü’nü korumakla görevlendirilmiş olan Tatar Hanı, Alman ve Polonya askerinin ırmağı geçmesini engelleyebilecek durumdaydı. Ama düşmana karşı çıkmadı ve gâvurlar da büyük kitleler halinde beri yakaya geçip İslâm askeri üzerine yürüdüler.


O gün Tatar Hanı köprüyü gören yüksek bir yerde at üstünde duruyor ve kamçısının kabzasını avucunda sıkmış gâvurların ırmağı geçişini seyrediyormuş. İmamı yanına yaklaşmış, “Han’ım” demiş; “eğer şu dalga dalga beriye geçen gâvurları tepeleyecek olursanız, arkadan gelenlerin de yolunu kesmiş olursunuz.” İmamın bu uyarısına Han; “Ah Efendi!” diye karşılık vermiş; “bu Osmanlının bize ettiği hakareti sen bilmezsin. Bize karşı davranışı öyle bir hal aldı ki, yanlarında Eflak ve Buğdan gâvurları kadar bile değerimiz kalmadı. Kaç defa bu düşmanın hareketini ve kuvvetini yazıp haber verdim. Düşmanın sayısı çoktur. Onun için toplan ve askerleri metrislerden çek. Bu şekilde gerektiği anda meydan savaşına girebilecek halimiz olsun. Ya da bırak bizi, geri çekilelim. Selâmete çıkalım. Ama o inadından dönmedi. Bir türlü söz dinletemedim. Bana hep küçük düşürücü mektuplar yolladı. Bu mektuplarda bizim kokmuş at eti yediğimizden bile söz etti. Cenabı Hak izin verdikten sonra, benim için düşmanı bu yerde tepelemek çok kolay bir iştir. Gerçi, bu yaptığımın dinimize göre ihanet olduğunu da çok iyi biliyorum. Ama neyleyeyim, elimden başka türlüsü gelmiyor. Şimdi Türkler kumandanlarının değerini görüp anlasınlar. Anlasınlar da, Tatarlar olmadan savaşmanın ne demek olduğunu öğrensinler!”


Han böyle söyleyip atını mahmuzladı. Tatarlarım toparlayıp ilerleyen düşmanın önüne düştü. Kollarını sallayarak ve gülüp eğlenerek ikindi namazından az önce Viyana önündeki Ordu-yu Hümâyûna vardılar. Han, Sadrazamın otağı önünde atından inip düşman hakkındaki en son haberleri getirdi: “Köpek gibi ardımızdan koşarak geliyorlar, bu yürüyüşleriyle pazar günü burda olurlar ve bize karşı savaş düzeni alabilirler” dedi.


Sadrazam, Han’ı ağırladı. Devlete sanki çok büyük bir hizmet yapmışçasına teşekkür etti. Zaferler kazanmışçasına da kendisini, kumaşı çok ince bir samur kürk vererek, mükâfatlandırdı. Sonra da Tatar Hanı kendi askerinin yanına gitti.

13 Mart 2016 Pazar

Viyana Günlüklerinden “21-22 Temmuz”

Karaman Beylerbeyi Şişman Mehmed Paşa beş yüz seksen askeriyle bir geçit töreni yastı ve adaya gitmek üzere hareket etti. Karahisar-ı Sahib Sancakbeyi Ömer Paşa da üç yüz seksen askeriyle geçit töreni yaptı. O da muhafız birliklerine katıldı. Kudretli Sadrazam geçit törenini tabyasının metrisi içinde durarak seyretti. Gelenek üzere sekiz hilat gönderdi.


Geçit töreni sırasında sadece Ömer Paşanın bir sekbanı atılan bir top güllesiyle öldü. Başka hiç kimseye bir şey olmadı. Bu güne kadar hiç bir seferde orduya katılan paşaların askeriyle ve mehteriyle gelip böyle metrislerin içinde geçit töreni yapması görülmüş iş değildi. İlk defa böyle bir şey oluyordu.


Bu da dini bütün Sadrazamın Cenabı Hakka kayıtsız şartsız teslimiyetinin bir delili ve yaklaşan görkemli zaferinin bir belirtisidir. Her şeye gücü yeten Allah İslâmı her zamankinden daha büyük bir kudret ve daha atak bir gözü peklik ihsan etsin, düşmanlarını ise gittikçe artacak bir korkunun, ürküntünün. Ürkeklik ve dehşetin içine düşürsün ki, hak ettikleri yenilgiye uğrasınlar!


Bugün kaleden dışardaki düşman ordusuna gitmek üzere olan bir gâvur yakalandı. Yanında mektup taşımaktaydı. Sadrazamın huzuruna götürüldüğünde, gâvurların büyük sıkıntılar içinde bulunduğunu ifade etti. Sonra da hayatına son verildi. Yanında bulunan mektup tercümana verildiyse de şifreli yazılmış olduğundan, içinde yazılı olanları kimse anlayamadı.


Bir gün önce yeniçeriler kolunda, aynı zamanda Kara Mehmed Faşa. Osman Paşa oğlu Ahmed Paşa kollarında şarampollere karşı birer lağım kazılmasına başlanmıştı. Devletlû Sadrazamın buyruğu üzerine Bela Efendi, her İki lağımın açıldığı yere giderek incelemede bulundu ve sonucunu kendisine arzetti.


Rumeli kolunda Rumeli Beylerbeyi Şeyhoğlu Ali yaralı gâvuru tutsak aldı. Sadrazamın huzuruna getirildiyse de, ağır yaralı olduğu için konuşacak ve cevap verecek halde değildi. Onun için kafası kesildi. Bu şekilde de acıları son bulmuş ve kara ruhu cehennem zebanilerinin yanına yollanmış oldu. Bu gâvur çok gösterişli bir kılıktaydı.


Bu gece geçen gecelerden çok daha canını sıkan savaş hamleleri oldu. Sadrazam tabyasında yemeğe başlamak üzereyken aksilik, şanssızlık eseri olarak sofrada bacağına bir kurşun rastlayarak hemen yaralandı. Bu olay da gösteriyor ki, inceden inceye’e saplanarak her türlü tehlikeden uzak olduğu kanısına varılmış bulunan bir yerde bile insan alnına yazılmış olandan kurtulamıyor.


Rumeli Beylerbeyi Şeyhoğlu Ali Paşa bu gece Rumeli kolunun metrislerini dolaştı.


Yine bugün fakir haz verici güzel ruhlarla uğraşan bu yaman savaşçı, yeniçeri ağasının çadırında konuk olarak bulunduğu sırada kaleden uçup gelen bir şahin topu mermisiyle yaralandı. Mermi ayağını kemikten koparıp götürdü. Olaydan sonra iki gün daha yaşadı.


22 Temmuz Perşembe Günü Yaşananlar


SERÇEŞME iki tutsak getirdi. Bir tanesi yeniçeri serdengeçtilerin kolunda bir lağım bulunduğunu haber verdi. Bu sayede canı bağışlandı, ötekisinin boynu vuruldu.


Geceleyin karanlık bastıktan sonra İslâm ordusundan top, tüfek ve humbarayla yoğun bir yaylım ateşine tuttu. Bu korkunç yüklenme yüzünden din düşmanları yaralı bir domuz sürüsü gibi şaşkına döndü.


Her şeye gücü yeten Rabbim, din düşmanlarının sefil hamlelerini boşa çıkarsın, İslâm askerinin karşı konulmaz gücünü daha da artırsın, din ve devletin yöneticilerinin planlarını doğru yola döndürsün, devletin vezirlerinin alacağı tedbirleri mutlu başarılara ulaştırsın! Amin!


Bezmî; Boşnak İbrahim ibn Ramazan’ın şairlik adıdır. Kendisi daha çok Yasakçızade diye tanınmıştır. Bir kâtiplik göreviyle yeniçeri Ağası Rodoslu Mustafa Paşa’nın yanında sefere katılmıştı. Onun en yakın adamı ve içki meclisi arkadaşıydı.


 

12 Mart 2016 Cumartesi

Türkiye - Avusturya Tarihsel İlişkileri Üzerine

Selçukluların Anadolu’ya gelmelerinden başlayarak Türklerin yerli Hristiyan halka iyi muamele etmesi, her anlamda geleneklerini yıkmaması, Doğu Hristiyanlığı ile Müslüman Türkler arasındaki “doğululuk” ortaklığı Osmanlı genişlemesini kolaylaştıran unsurlar olmuşlardır. Buna karşılık, Doğu Hristiyanlarının ve Müslümanların ortak bir terim kullanarak “Frenk” adını verdikleri Batı Hristiyanlığı, Haçlı Seferleri sırasında girdiği Doğu Avrupa, Anadolu ve Orta-doğu topraklarında yerli Hristiyanların yüzyıllar boyu unutamadıkları derin yaralar açmış, bu da Bizans’ın vâris olduğu Roma İmparatorluğunun mirası üzerinde Türklerin hak iddia etmesini kolaylaştırmıştır.


Batı Hristiyanlığı; bu iddiayı, Macaristan’daki asıl sınırlarına dayanıncaya kadar uzak bir tehlike olarak görmüştür. Daha önce Türk yayılmasını durdurmak için yapılan girişimler, Doğu Hristiyanlığını Türklerin elinden kurtarmaktan çok ‘tampon bölgeleri’ korumak ve ticareti sürdürmek kaygısından öteye gitmemişti. Batı ülkeleri, gelecekteki tehlikeyi göremeyecek kadar birbirlerine düşmüşlerdi; tâ Türkler Viyana surlarına iki kere dayanıncaya kadar…


Türkler Bizans’ı fethettikleri zaman, daha sonra Pius II adı ile Papalık tahtına çıkacak Aeneas Sylvius Piccolomini şöyle yazmıştı:


“Hristiyanlık, başsız bir vücuda benziyor. Papa ve İmparator göze parlak tablolar halinde görünüyorlar. Fakat kumanda etmekten, birbirlerinin sözünü dinlemekten yoksunlar. Her devletin ayrı bir prensi, her prensin ayrı bir çıkarı var. Kim, bu birbirlerine düşman ve anlaşamayan güçleri aynı bayrak altında toplayabilecek? Kim, bu kalabalığı doyurabilecek? Kim, onların değişik dillerini anlayacak ve değişik geleneklerini bağdaştırabilecek? Hangi İngiliz ile. Fransız’ı, Cenova ile Aragon’u, Almanlarla Macarları barıştırabilecek? Kutsal bir savaşa az sayıda katılırlarsa düşman tarafından ezilecekler. Çok sayıda katılırlarsa, bu defa da kendi aralarındaki keşmekeşin ağırlığı altında ezilecekler.”


Papa Pius H’nîn beklediği bu kişi, eski Roma İmparatorluğu’nun vârisi olduğunu iddia eden Kutsal Roma İmparatorlarının şahıslarında ortaya çıkmıştır. Kutsal Roma İmparatorlarının yakın hısımlarının yönetimindeki Avusturya, Avrupa kıtasında Türklüğün ve İslâmlığın ilerlemesini durdurmaya çalışan, durduran ve gerileten en önemli güç olarak ortaya çıkmıştır.


Nitekim Avusturya deyince gerek Avrupalıların, gerek Türklerin aklına Alman ulusunun ve Batı Hristiyanlığının ön savunma hattı gelmektedir.


Bugün Avusturya olarak bilinen ülke, Milâttan önce 400. yıldan beri Seltler, Germanik ırklar tarafından işgal edilmiş, bunların üzerine Romalılar ve daha sonra Hunlar gelmişlerdir. Romalılar, Tuna ırmağının kuzeyine pek geçememişlerdir. Fakat uygarlık, Germanik grupların gelenekleri üzerinde gelişmiş; Avarların ve Slavların akınlarına karşı Batı Avrupa’nın yardımını sağlayabilmek içinde Milâttan sonra sekizinci yüzyılda bölge halkı Hristiyanlığı kabul etmiştir. Avarlara karşı çıkan Şarlman, imparatorluğunun sınırlarını doğuya doğru genişletmiş ve Drava Irmağının kuzeyinde kalan yeni kazanılmış topraklara “Markim Ostland” adını vermiş, sonra bu ad Ostmark’a dönmüş ve nihayet modern adını almıştır.


100 yıl Alman devletinin toprakları içinde bulunan Avusturya, 10. yüzyılda Macarların istilâsına uğramış ve Alman karakterini hemen hemen kaybetmiştir. 955 yılında Kral Otto’nun Macarları yenmesi üzerine Avusturya, tekrar Alman karakterine kavuşmuş ve Babenberg hanedanının yönetimine girmiştir. 1246 yılında Kral Frederick ll’nin Macarlara yenilmesi ve savaşta ölmesi üzerine Babenberg soyu, erkek bir mirasçı olmadığından, devam edememiş ve Alman İmparatoru Frederick II. Avusturya toprakları üzerinde hak iddia etmiştir. Macaristan, Bohemya Kralları ile Babenberg’lerin vârisleri arasında miras kavgası sürüp giderken 1273 yılında Habsburg kontu Rudolf Almanların kralı olarak taç giymiş, çok geçmeden bütün gücünü Bohemya kralının otoritesini kullanmakta toplamıştır. Rudolf, ordusu ile Avustüryaya girmiş ve Habsburg egemenliğini ülkeye yerleştirmiştir.


Alman kralları 1438 yılında Kutsal Roma İmparatorları unvanını almışlar ve Charles V. devrinde Kutsal Roma İmparatorluğu en güçlü günlerini yaşamıştır. Bu imparatorluğa İspanya, Almanya, Hollanda, Fransa’nın güney kıyıları; İtalya’nın bir kısmı ve Avusturya dâhil bulunuyordu.


Batı Hristiyanlığı ile Türklük ve İslâmlık arasındaki asıl çatışma da bu dönemde başlamış; Avrupa ve Osmanlı emperyalizminin iki rakip şampiyonu, Charles V. ve Kanunî Sultan Süleyman, Avrupa üstünlüğü için birbirlerine karşı en amansız savaşlarını vermişlerdir.


İki hükümdarın zamanında hiç bir taraf kesin bir sonuca ulaşamamıştır. Charles V., Türkleri Avrupa’nın ortasından çıkaramamış, Kanunî Sultan Süleyman da Viyana’dan öteye gidememiştir. O ana kadar devam eden Avrupa’daki Türk ilerlemesi durmuş; duraklama 1683’e kadar sürmüş, ondan sonra da Habsburg’lar, Osmanoğullarını Avrupa’nın içlerinden geriye doğru sürmeye başlamışlardır.


Avusturya hükümdarları Kutsal Roma İmparatoru unvanını 1804 yılında bırakmışlar, fakat Osmanoğullarına karşı mücadeleden Birinci Dünya Savaşı’na kadar bir türlü vazgeçememişlerdir. İngiliz, Fransız ve Amerikan emperyalizmi iki büyük devleti çökerttikten sonra önce Orta Avrupa, sonra Doğu Avrupa için yapılan kavga da bitmiştir. İki imparatorluktan kalanlar* bugünkü Türkiye ve Avusturya Cumhuriyetleridir.


 

9 Mart 2016 Çarşamba

Mitoloji Aileleri Athenai Soyundan Kekrops

Athenai soyunu öteki soylardan ayıran en belli başlı özellik, bu soydan gelen kişilerin başlarından garip garip olaylar geçmiş olmasıdır. Aşağıdaki öykülerde bulunan tuhaflıklara, mitologyanın başka öykülerinde kolay kolay rastlanılmaz.


Kekrops, ilk Attika kiralıydı. Ataları gribi, kendisi de tam İnsan değildi.


Kekrops, ünlü kahraman.

Bir ejderhadan doğmuş.

Belinden aşağısı yılan.


Tanrıça Athena’nın, Athenai şehrinin koruyucusu olması, m sağlayan da Kekrops’du. Athena’yla birlikte Poseidon da, Athenai’nin koruyucusu olmak istiyordu. Deniz tanrısı, gücünü göstermek için, üçlü çatalım Akropolis’e saplamış, fışkıran tuzlu suyu derin bir kuyuda biriktirmişti. Ama Athena, daha yararlı bir İş yapmış, Kekrops’un şehrine zeytin ağacını armağan etmişti.


Tanrıçanın bu armağanına karşılık, Kekrops, şehrin koruyuculuğunu Athena’ya verdi. Poseidon çok kızdı buna, korkunç bir sel göndererek Athenai’lileri cezalandırdı.


Bazıları, Athena’nm seçimini kadınların sağladığını söylerler. Poseidon ile Athena arasında seçim yapmak gerektiği zaman, herkesin oyuna başvurulmuştu. Bütün kadınlar tanrıçaya, bütün erkekler de tanrıya oy vermiş, kadınların bir fazla olması yüzünden Athena kazanmıştı. Erkekler, erkekliklerine yediremediler bunu. En az Poseidon kadar öfkelendiler. Deniz Tanı ısı sel göndermeğe karar verdiği zaman erkekler dc kadınların oylarını göz önüne alamayacaklarını belirttiler. Ama olan olmuş, Athenai’nın koruyuculuğunu Athena almıştı bir kere.


Bazı yazılara kalırsa Kekrops, yan insan, yan yılan bir yaratık değil, herkes gibi insandır. Ününü, atalarıyla kendi soyundan gelenlere borçludur. Erekhteus’un oğlu, Prokne ile Philomele’nin kardeşi, Theseus’un da atası olmasaydı, bugün adı bile anılmazdı.


 

6 Mart 2016 Pazar

Bunlar Kimdir İncelemelerinde Şeyh Hamdullah, Hamdi Bey ve Dede Efendi

Şeyh Hamdullah


Amasya’lı Şeyh Hamdullah Türk hattatıdır. 1436’da Amasya’da doğdu, 1519’da İstanbul’da öldü. Aklâm-ı Sitte denilen altı çeşit, yazının kurallarını tespit ederek Osmanlı hat sanatının gelişmesinde büyük rol oynadı.


Türk hattatlarının sultanı olarak nitelendirilen Şeyh Hamdullah, her türlü yazıyı yazmakta ustaydı. Sultan II. Bayezid, kendisini o kadar sayardı ki yazı yazarken onun mürekkep hokkasını kendi eliyle tutardı. Şeyh Hamdullah, Akifim-ı Sitte denilen, nesih, sülüs, Rika, tevki, reyhaî, muhakkak gibi en önemli İslâm yazı türleri üzerine kurallar koydu. İslam ülkelerinde sülüs ve nesih yazı denince akla gelen isimlerden biri Şeyh Hamdullah’tır. Üslûbu birçok hattat tarafından benimsenmiş, taklit edilmiş ve böylece Osmanlı yazı sanatı gelişmiştir. Şeyh Hamdullah her türlü yazıdan bir örnek alıp, yanına, kurallarını bildiren açıklamalar koyarak Murakka diye bilinen bir eser hazırladı. Onun büyük eserlerinden biri de İstanbul’daki Bayezit Camiini süsleyen kitabelerdir. Ayrıca Amasya’daki Sultan Bayezid camiinin kitabesini de o yazmıştır.


Hamdi Bey


Osman Hamdi Bey, Ünlü Türk ressamı ve müzecisidir. 1842’de İstanbul’da doğdu, 191Q’da aynı yerde öldü.


Arkeolojik çalışmalarıyla dünya ölçüsünde ün kazandı ve İstanbul Arkeoloji Müzesini kurdu, Hamdi Bey hukuk öğrenimi için gittiği Paris’te resimle de uğraştı. Döndükten sonra çeşitli resmî görevlerde bulundu. Tabloları, uluslararası sergilerde madalyalar kazandı. 1881’de, o tarihe kadar, yabancılarda olan Müze müdürlüğüne atandı. Eski eserlerin yurt dışına çıkarılmaması için çalıştı. 1888’de açtırdığı Sanayi-i Nefise Mektebi gelişerek devrimizin Güzel Sanatlar Akademisi oldu. Kazılar yaptırarak, birçok önemli eseri (İskender lâhdi, Ağlayan Kadınlar lâhdi gibi) meydana çıkardı. Bu buluşları, Avrupa’da eserler yazılmasına yol açtı. İstanbul’daki Arkeoloji Müzesini kurdu. Ölümüne kadar 29 yıl, adı geçen müzenin müdürlüğünü yaptı. Bu görevinin 25. yıldönümünde Avrupalı bilgin ve kurumlardan, bir günde yüzden fazla tebrik telgrafı aldı. Yabancı üniversitelerden birçok İlmî pâye kazandı.


Hammamizade Dede İsmail Efendi


Dede Efendi de denir. Klasik Türk musikisinin en büyük bestecilerinden biri 1778’de İstanbul’da doğdu, 1846 da Hicaz’da öldü.


Doğu musikisine yeni tip eserler kazandırdı. Günümüze iki yüzden fazla bestesi kalmıştır. Güzel sesiyle genç yaşta dikkati çeken İsmail, erkenden müzik öğrenimine başlamıştı. Yenikapı Mevlevihane’sine girerek 1001 gün çile doldurduktan sonra “dede” unvanını alan İsmail Efendi, bu arada besteler yapmış ve II. Selim’in dikkatini çekip onun baş müezzini olmuştur. Özel bir üslûbu olan Dede Efendi, Doğu müziğinin her alanında besteler yapmıştır. Kayıp birkaç yüz eseri dışında iki yüzü aşkın bestesi bugüne kadar gelmiştir. Bunlar arasında Mevlevi ayinleri, dini peşrevler, şarkılar, yürük semaîleri vardır. Söylentiye göre bir gün Dede Efendiye o zamanlar Avrupa’da çok beğenilen Strauss un vasilerini överler ve ıslıkla da ritmini belirtirler. Dede Efendi hemen o gece oturup bugün Avrupalıların bile birçok kere ele alıp işledikleri «yine bir Gülnihal aldı bu gönlümü» sözleriyle başlayan ünlü şarkısını besteler.


 

5 Mart 2016 Cumartesi

Mitolojide Suların Tanrıları ve Yer Altı Tanrıları

Mitolojideki Su Tanrıları


POSEIDON, Deniz (Akdeniz) ile Dost Deniz (Karadeniz) ’in efendisi ye yöneticisiydi. Yeraltındaki ırmaklar da onundu.


Titan OKEANOS, dünyayı kuşatan Okeanos adlı ırmağın efendisiydi. Karısı Tethys de’ kendisi gibi bir titandı. O büyük ırmağın nympheleri olan Akeanidler kızları, dünyadaki bütün ırmakların tanrıları da oğullarıydı.


‘Adı Derin Deniz anlamına gelen PONTUS, Toprak Ana ile kendinden çok daha önemli bir %deniz tanrısı olan NEREUS’un oğluydu.


NEREUS’a Deniz’in İhtiyar Adamı denirdi. Hesiodos, onun için, “doğru, haksever, ince” kelimelerini kullanır. Karısı Doris, Okeanos’un kızıydı. NEREIDLER diye anılan elli tane sevimli kızları vardı. Nereidler içinde en önemlileri Akhilleus’un annesi THETIS ile Poseidon’un karısı ARRHITRİTE idi.


TRİTON, Denizin Çalgıcısıjydı. Poseidon ile Amphitrite’nin oğulları olan bu tanrı çalgı olarak büyük bir deniz kabuğunu kullanırdı.


PROTEUS, bazen Poseidon’un oğlu, bazen de adamlarından biri olarak gösterilir. iki özelliği vardı bu tanrının: geleceği söyler, istediği zaman da kılığını değiştirirdi.


NAIADLAR da su nympheleriydı. Derelerde, kaynaklarda, çeşmelerde yaşarlardı.


Sonradan deniz tanrısı olan üç ölümlü vardır ki, üçü de önemsizdir. Adları LEUKOTHEA, PALAEMON, GLAUKOS’dur.


Mitolojideki Yer Altı Tanrıları Hiyerarşisi


Ölüler ülkesini, On İki Büyük Olymposlulardan biri, Ha-des ile karısı Persephone yönetirdi. Hades de denirdi Ölüler ülkesine; İliada’ya göre toprağın altında bulunurdu. Odysseta’da Hades’e Okeanos’un kıyısından, dünyanın ucandan girildiği yazılıdır. Daha sonra gelen şairler de, yeraltına varan yolun başlangıcının çeşitli mağaralarda, derin göllerde olduğunu söylemişlerdir.


İkiye ayrılırdı Hades: Tartaros S ile Erebos. Jttsanlar öldükleri zaman doğruca Erebos’a oradan da daha derindeki Tartaros’a giderlerdi.


Homeros, gölgelerin yaşadığı belirsiz bir yer olarak düşünmüştür yeraltını. Ona göre, hiçbir şey gerçek değildir Hades’de. Vergilius, Hoıüeros gibi düşünmez, ölüler ülkesini ayrıntılarıyla anlatır; bir coğrafyasını çıkarmıştır,: haritasmı çizer. Yeraltına inen yol, önce üzüntü ırmağı Akheron’ün ağlayış ırmağı Kokytos’a karıştığı yere > varır. Orada bekleyen ihtiyar kayıkçı Kharon, ölülerin ruhlarını karşı kıyıya, Tartaros’un giriş kapısının bulunduğu yere geçirir. Kharon, gömülürken dudaklarının üstüne geçiş parası konulan ölüleri kayığına alır yalnız, Tartaros’un kapısı önünde herkesi içeriye bırakan, ama dışarı kimseyi çıkarmayan üç başlı, ejder kuyruklu bir köpek, Kerberos, bekler. Kapıdan girince ölüler, Rhadamanthys, Minos, Aiakos adlı üç yargıcın Önüne çıkarlar; orada kötüler sonsuz acı çekmeye, iyiler de mutluluk içinde yaşamaya, Elysioh kırlarına gönderilir. ”


Akheron ile Kokytos’dan başka üç ırmak daha vardır Hades’de, yeraltım dünyadan ayırırlar: ateş ırmağı Phlegethon, tanrıların adına yemin ettikleri Şytks ve unutuş ırmağı Liethe.


Bir yerlerde de Plüton’un sarayı bulunur; Latin şairi Vergilius, sarayın çok kapılı olduğunu, konuklarla dolup taştığını yazar, o kadar. Başka şairlerin de bu konuda bilgisi yoktur. Sarayın çevresi, soğuk, ıssız, çorak bir ülkedir; garip, soluk çiçekler açar orada.


Yeraltında ERINYSLER (Latincede Furiae) adında üç kız kardeş oturur. Vergilius’a göre, Hades’e, gelen kötüleri cezalandırırlar. Yunan şairleri, Erinyslerin yeryüzüne çıkıp günah işleyenleri kovaladıklarım, suçsuzların öçlerini aldıklarını yazarlar. Adlan, Teisiphone, Megaira ve Allekto’dur.


Bunlardan başka UYKU ile kardeşi ÖLÜM de Hades’de yaşarlar. Düşler, yeraltından yükselip insanlara varır, iki kapıdan geçerler. Kapıların biri boynuzdandır; oradan doğru düşler geçer. Kötü düşlerin geçtiği kapı ise fildişinden yapılmıştır.


 

3 Mart 2016 Perşembe

Cem Sultan, Coubertin ve Cezzar Ahmet Paşa’nın Hayatlarına Bakış

Coubertin


Pierre de Coubertin, Fransız eğitmeni ve amatör sporun öncüsüdür. 1863’de Paris’te (Fransa) doğdu, 1937’de Cenevre’de (İsviçre) öldü. Olimpiyat Oyunlarının kurulmasını sağladı.


Spor konusunda kitaplar ve makaleler yazdı. Eski Olimpiyat Oyunları geleneğiyle yeniden ilişki kurmak üzere harekete geçen Pierre de Coubertin, 1894 yılında Paris’te on beş ülkenin katıldığı bir kongre düzenledi. Modern «Olimpiyat Oyunlarını» desteklemek amacıyla organizatörler, genel bir para toplama kampanyası açtılar. 1896 yılında bu oyunların ilki, sembolik olarak Olimpiya’da değil de Atina’da, iki bin yıl önceki atletlerin yarıştığı Perikles stadyumunda cereyan ediyordu. Eski stadyum (M.Ö. 330), zengin bir sanatsever Yunanlının da yardımıyla yeniden inşa edilmişti. Uluslararası Olimpiyat Oyunları Komitesi Başkanlığına, getirilen Pierre de Coubertin, böylelikle hem amacını gerçekleştirmiş, hem de dünya ölçüsünde bir üne kavuşmuş oldu. Coubertin ayrıca sporla ilgili çok sayıda kitap ve makale yayımlamıştır.


Cem Sultan


Cem Sultan, Fatih Sultan Mehmet’in küçük oğludur. 1459’da Edirne’de doğdu, 1495’te Napoli’de (İtalya) öldü. Taht uğruna genç yaşında hayatını kaybetti.


Acıklı maceraları ve duygulu şiirleriyle ün yapmıştır. Halk ve asker tarafından çok sevilen Cem Sultan, devrinin bilginlerinden ders almış bilgili ve duygulu bir şehzadeydi. Babası ölünce ağabeyi II. Bayezid tahta geçmişti. Cem tahtı ele geçirmek amacıyla iki kere ağabeyine karşı ayaklanmış, ilkinde Bursa’-ya hâkim olmuş, hatta kendi adına para bile bastırmış, İkincisinde ise yenilerek kaçmıştı. İşte bu tarihten sonra da Cem Sultan’ın hayatının acıklı devresi başladı, önce Rodos Şövalyelerinin, sonra Papa VIII. innocentius’un, daha sonra da ahlâksızlığıyla meşhur Papa A. Borgia’nın eline düştü. Avrupa’da tam on üç yıl, ülkeden ülkeye dolaştırılan Cem’i, Papa Borgia en sonunda Fransa kralı VIII. Charles’a teslim etmek zorunda kalmıştı. Ama papa, Cem’i öldürdüğü takdirde II. Bayezid’den alacağını umduğu üç yüz bin altını düşündü ve şehzadeyi zehirledi. Cem otuz altı yaşında, öldü.


Cezzar Ahmet Pasa


Cezzar Ahmet Paşa, ünlü Türk devlet adamı ve komutanıdır. Bosna’da doğduğu sanılmaktadır, doğum tarihi belli değil, 1804’de öldü, ölüm yeri bilinmiyor. Napoleon Bonaparte’ı Akkâ’da büyük bir yenilgiye uğrattı. Gençliğinde Hekimoğlu Ali Paşa’nın himayesine girerek onunla Mısır’a giden Ahmet, orada birçok savaşa katılmış ve kısa zamanda cesaret ve zekâsıyla dikkati çekmiştir. Gözü pek olduğu ve savaştan yılmadığı için ona Arapçada Kan dökücü anlamına gelen “Cezzar” lâkabı takılmıştır. Mısır’da bir isyanı bastırdığından paşalığa yükseltilmiş, bir süre sonra da vezirlik rütbesiyle Sayda ve Şam valiliğine getirilmiştir. Cezzar Ahmet Paşa en büyük zaferini I. Napoleon’a karşı kazanmış, onu bütün ordusuyla birlikte Akka önlerinde durdurmayı başarmıştır. Cezzar Ahmet Paşa, adı efsaneleşmiş bir komutandı. Söylentiye göre geceleri kıyafet değiştirerek halk arasına karışır ve dertlerini öğrenip ona göre tedbir alırmış. Cahil halk da onu her şeyi bildiği için sihirbaz sanıp kerametine inanırmış.