3 Ağustos 2016 Çarşamba

Herakles’in Hayatına Bakış

Mitoloji tarihinde büyük kahraman olarak görülen Heraklesi’n hayatının bir bölümünü aktardığım bu kısa yazımda sizlere bir yanında mistik güçleri diğer yanında etkileyici hikâyeleri barındıran bu tanrının Yunan mitolojisinin satırlarında yer alan anlatılar;


Sevdiği bir kızı elde etmek için ırmak taunlarından Akheloos’la da savaştı Herakles. Deianeira adlı kızı Akheloos da seviyor, elinden kaçırmak istemiyordu. Herakles’in gücünü bildiğinden, dilini kullanarak yatıştırmak istedi kahramanı; ama Herakles baktı ki iş konuşmaya gelince karşısındaki kendinden üstün, “Savaşanların, kim yenerse kızı alsın,” dedi. İster istemez savaşmayı kabul etti. Akheleos, boğa kılığına girerek Herakles’e saldırdı. Herakles zaten alışıktı boğalarla savaşmaya, hemencecik yeniverdi ırmak tanrısını, Üstelik zavallının bir boynuzunu da kopardı. Deianeira’yı kendine eş olarak aldı.


Bu olaydan sonra kahramanlar kahramanı Troia’ya gitti Troia kralı Daomedon, tanrılardan Apollon ile Poseidon’u kızdırmıştı. İki tanrı Troia surlarının yapılmasına yardım etmişler, ama emeklerinin karşılığını alamamışlardı. Bunun üzerine Troia’ya Apollon bir salgın, Poseidon da bir deniz yılanı göndermişti.


Herakles şehre girdiği zaman, kralın kızı deniz kıyısında koca yılanın gelip kendisini yutmasını bekliyordu. Hemen Lâomedon’a gitti Herakles, “Zeus’un büyükbabana verdiği atları bana verirsen Troia’yı bu yılandan kurtarırım,’’ dedi. Kral kabul etti bunu, Herakles de yılanı kolayca öldürdü. Ama kral sözünde durmadı. Atları alamayan Herakles öfkeyle Troia’ya gitti. Laomedon’u öldürdü; kralın kızını da arkadaşı Salamis’li Telamon’a verdi. Herakles’in yaptığı en önemli işlerden biri de, Kafkaslara giderek Prometheus’u kurtarmasıdır. Onun ciğerini yiyen kartalı da Herakles öldürmüştür.


Taptığı kötü işler de vardır Herakles’in. Kahramanlar kahramanı bir keresinde, şölende eline su döken çocukcağızı elinde olmayarak öldürmüştü. Kolunu sallayınca yanı başında duran çocuğa vurmuş, ottun gücüne dayanamayan zavallıcık hemen oluvermişti. Çocuğun babası, Herakles’i bağışladı, ama dünyanın bütün canavarlarını diz© getiren kahraman, kendi kendini bağışlamadı. Gidip bir süre sürgünde kaldı.


Bir keresinde de, Sevdiği arkadaşlarından Iphitos’u, babası Eurytos’un yüzünden öldürmüştü. Bu olay Zeus’u çök kızdırmış, gökler tanrısı, Herakles’i tutsak olarak Lydia’ya, Kraliçe Omphale’nin yanına göndermişti. Orada üç yıl kaldı Herakles. Omphale, eğlenmek için, kadın elbiseleri giydirdi güçlü kahramana, ona kadın işleri gördürdü. Bu üç yılda yün mü eğirmedi Herakles, bulaşık mı yıkamadı… Ama tutsaklıktan kurtulur kurtulmaz da kral Eurytos’dan öç alacağına ant içti.


Herakles’in kişiliğini en iyi belirten serüvenlerden biri de, onun Thessalia’da başından geçen serüvendir. Herakles, Diomedes’in insan eti yiyen kısraklarını yakalamaya giderken Thessalia krallarından Admetos’un sarayına uğramıştı. Eski bir arkadaşıydı Admetos, Herakles de geceyi önün sarayında geçirecekti.


 

4 Haziran 2016 Cumartesi

Türk Mitolojisinde Kutsal Dağlar

Orhon abidelerinde; Türklerin ilk yetiştiği yer olarak gösterilen (Ötüken dağı) için de (Mübarek Ötüken dağı) “denilmektedir. Bu dağda ve oradaki ormanda geçen savaşlarda ün yapmış kahramanlar Türk tarihini şereflendirmektedir.


Hakan (Su) ile Zülkarneyin askerlerinin karşılaştığı (Altın Kan) adındaki dağ da bir efsanesiyle göze çarpar.


(Ağadat tepesi, büyük ve esaslı bir dağ kümesinin içinde bulut toplayan bir bora ve fırtına merkezidir. Başında sık sık yıldırım sağılır ve şimşek çakar. Çevresindeki derin dereler hep sel yatağıdır. Ağadat’m ^üzerinde beliren her bulut parçasının içinde bile, büyük ve korkunç bir fırtınanın şeytanı gizlidir. Sümer’ler de fırtına tanrısına bu dağın adını vermişlerdir.)


(Kin-Şan) dağlarının civarında yerleşen (A-Hien-Şe) zamanında, bu dağlardan birinin tepesi Takyaya benzediği için (Tu-Kiu) denilmiş ve efsaneye göre de Tukyu’lar bu adı böylece almışlar. Türk kahramanı Alparmş, gençliğinde ok talimleri yaptığı için, ok atmada mahir idi. Bir gün bir ok atarak (Askara) dağının tepesini uçurmuştur. Gali tekin, Çin Hükümdar ailesinden Kiülien adlı bir kızla evlenmeye karar vermişti. Bu prensin sarayı tanrı dağlarının civarındaki (Hatun dağı) nda idi.


Yine orada bir (Kutlu dağ) vardı ki bu dağın kayaları uğurlu idi. Çinli’ler bu uğurlu kayaları aldılar, bundan sonra felâketler, göçler başladı. (Bk: göç destanı). (Abu Kaan) dağı da yersu’ların admı taşıyan kutsal bir dağdı. Bu dağın iki kızı vardır. Bunlara (Yelbis) derler.


(Nin-Harsağ dağı) da Sümer’lerin tanrı tanıdığı bir dağdır. Düşmanların; ellerini ve ayaklarını keserek bataklığa bı-raktikları bir Türk çocuğunu da, bir dişi kurt alarak Kao-Çanğ civarındaki bir dağda bulunan mağaraya götürmüştü. Buğu-Tekin’in odasına bir gece gökten bir kız inmişti. Bir tanrıça olan bu kız, bir kaç gece sonra, Buğu Tekin’i alarak tanrısal öğütlerde bulunmak üzere (Ak dağ) a götürmüştü. Oğuz, kendisine itaat etmiyen (Urum Han) ile savaşmak üzexe bir dağın eteğine gelmişti. Bu dağ karlı olduğu için o zaman buna (Buz dağı) adı verilmişti. Sümer tanrılarından Enlil’in makamı dağlarda olduğu gibi, dağ perilerinin bulundukları dağlar da kutsaldı. Hitit’lerin (Hazzı) dedikleri Antakya’daki (Kel dağ) da Kumarbi  efsanesinde geçmektedir. Namıni dağı da Eti’lerce insan .şeklinde bir tanrı idi. Şato Türkleri de Türkçe (Gök gürültüsü dağı) adındaki dağda tanrıya kurban keserlerdi. Gılgamış, sonsuz hayat sırrını bulmak için çok mihneti! bir yolculuğa çıktığı sırada, akrep insanlarla dolu (Maşu) adındaki dağa da uğramıştı. Sümer’lerin tufan efsanesine göre Uta-Napiştim’in gemisi (Nisir) dağma oturmuştu.


Dağ ruhları insanlara iyilik eder. Kötü ruhlardan korur, yol gösterir. Ama saygısızlık edenlere de ceza verir, hastalık gönderir. Dağ ruhlarının genel olarak adı (Yizimpiy) dir. Her dağın ruhu kendi bölgesinde kalır. Başka bölgelerle ilgisi yoktur. Altaylı’lar her dağı bir ruhun temsilcisi «sayar, onlara kurbanlar keser, dualar ederdi. Mağaraların da efsanelerde yeri büyüktür. Özellikle ibadet yeri olarak kabul edilir, oralarda dualar edilerek kurban kesilirdi. Budis Türklerin, Hitit’lerin,, Sümer’lerin mağaralarda yaptıkları tapmaklar süslü ve büyüktür. Mağaraların içinde mezarlar da bulunmaktadır.


Savaşlarda yenilenlerin hazin, korkulu maceraları sırasında Sığındıkları mağaralarda, eziyetli, üzüntülü günler geçer, böylece -efsânelere de konu olurdu.


Kafdağı— Türk, İslâm, Yakın Doğu Mitolojisinde geniş yer tutan ve hülya âleminde büyütüldükçe büyütülen bu dağın adı var, kendi yoktur. Dünyaya bir destek gösterilen, göklere mavi rengi veren bu heyulâlar anası dağ hakkındaki efsanelerden bazıları şunlardır:


Yeryüzünün mâmur olan dörtte biri ve harap olan kısımları Bahri Muhit ortasında karpuz gibi dururmuş. Yaratıkların kalabilmesine elverişli değilmiş. Tarımı yetmiş altı bin altı yüz yetmiş üç dağ yaratıp bunlarla arzı yerinde durdurmak istemiş. Yine arz sükûnete erişmemiş. Nihayet bir melek, tanrının emri ile cennet derelerinden bir lâcivert cevher çıkarıp yerin etrafına bastırmış. Bundan Kafdağı peyda olmuş.


Kafdağı Zebercet rengindeymiş. Gözün akı karasını nasıl sarmışsa Kaf Dağı da arzı öyle sarmış. Kaf Dağı’nın yüksekliği beş yüz fersah imiş. Bu dağın altında cinler bulunur, Ejderhalar da melekler tarafından oraya götürülürdü.


Taberi’de Kaf Dağı şöyle anlatılmaktadır. Kaf Dağı dedikleri, bu cihanı çepe çevre kuşatmıştır. Cihan Kaf Dağı’nın içinde sol yüzük içindeki parmağa


benzer. Ondan sonra bu Kaf Dağı yeşil zümrütten yaratılmıştır. İşbu göklerin gök renk göründüğü ol Kaf Dağı’nın aksı düştüğün-dendir. Yoksa gökte nergiz renk yoktur. Eğer Kaf Dağı’nın yeşilliği olmasaydı, gök böyle görünmezdi. Âdem oğlanı ol dağa varmak mümkün değildir. Orada hiç ay ve gün yoktur. Bu Kaf Dağı yerin mıhıdır. Eğer Kaf Dağı olmasaydı yer deprenmekten hâli olmazdı.


Kaf Dağı, insanlar tarafından aşılması imkânsız bir bölge ile dünya kursundan ayrılmıştır. Başka bir kanaate göre; (Dünyanın etrafı çepeçevre El-bahr-il-muhit yahut okyanus denilen, gemilerin geçemediği, tamamen veya kısmen zifirî karanlıklara gömülü ve kimsenin kıyısını görmediği müteaffin bir su tabakası ile kaplıdır.


Bu su tabakasından sonra, Kaf Dağı, her şeyi karayı ve denizi bir kuşak gibi çevreler. Bazı tasvirlere göre; asıl Kaf Dağı’nın istinat ettiği kaya bir çeşit zümrüttendi. Bazılarının kanaatine göre de arz kendi kendine durmaz. Bu cinsten bir desteğe ihtiyacı vardır. Eğer Kaf Dağı mevcut olmasaydı, arz durmadan sarsıntılar geçirir, hiç bir yaratık orada yaşamazdı


Çok revaç bulmuş bir kanaate göre, Kaf Dağı arzın bütün dağlarının anasıdır. Diğer dağlar Kaf Dağı’na yeraltı dallan ve damarları ile bağlıdır. Tanrı bir bölgeyi yok etmek isteyince bu dağlardan birini harekete getirirdi. Bu, yer sarsıntısını yapardı. Başka bir halk inancına göre de, böyle bir sarsıntı hâdisesi arzı taşımaktan yorulan öküzün silkinmesinden ileri gelmektedir.


Meşhur Anka Kuşu bu dağın üzerinde oturur, oradan her tarafa hükmeder.


 


 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Türk Mitolojisinde En Değerli Yaratık “At”

At, en kuvvetli kültü olan, destanlarda çok yer tutan bir hayvandır. Şaman’lığı kabul eden Türk’lerle Moğolların inanışına göre at gökten inmiştir. Yakut’lara göre kahramanların Atları güneş âleminden gelmiştir.


Bazı Türk boylarına göre de (Apsatı) adında atların bir tanrısı vardır.


Bir de kanatlı ve kürekli atlar vardır ki, hem uçan hem yüzen bu atlar Kaf dağının altındaki (Süt Gölü)nde bulunmaktadır. Hızır ölüme çare ararken bu atları görmüş, tutamamış, nihayet (Süt Gölü) ne şarap dökerek bunları sarhoş edip bir çiftini tutmuş, kanatlarını koparmış, bunları çiftleştirmiş, at nesli böyle türemiş.


Hızır’ın Kır veya Boz Atı kanatlıdır, Uçar gibi gider. İslâm inanışları arasında yerleşen bir de şu efsane vardır: Tanrı, Âdem Peygamberi cennetten çıkararak dünya yüzüne gönderirken, kanatlı bir Ata bindirdi: Âdem bu kanatlı^Atın tekrar uçarak cennete dönmesinden korktu, kanatlarım kırdı. Bundan sonra Atın kanatlarındaki kuvvet bacaklarına indi. Yine bu atın cennetten çıkarken dört gözü vardı. Kanatları kırıldığı için dünyada kalmak zorunda bulunan hayvan, kederinden o kadar ağladı ki, gözlerinin ikisi kör oldu.. Bunlar şimdiki gözlerinin üzerinde bulunuyordu. Görmez hale gelince kurudular, yerleri boş kaldı. Gözlerin üzerindeki çukur, bu kuruyan gözlerin yeridir.


En kıymetli cins atlar için sudan çıkan bir aygır efsanesi vardır. Bu efsaneye göre, sudan çıkan bir aygır orada Tasladığı bir kısrakla çiftleşmiş, cins atlar bunlardan türemiştir ki bu atlar denizleri de yüzerek geçerlerdi.


Sudan çıkan aygırlar için şöyle de bir efsane daha vardır: Bunlar sudan çıkar, yine suya girerler. Kırk tanedir, büyülüdürler. Bulundukları sudan yahut denizden çıkarak pınar suyu içmek istedikleri sırada, bir adam birini yakalar, üstüne binerse aygır buna çok sevinir, adamı rüzgâr sür’ati ile istediği yere götürür. Artık aygır onunla beraber kalır, emri altında bulunur.


Bir efsaneye göre de cins atlar tanrılarla ejderhalardan türerdi. Yuen-Chih’lere göre ise bir mağarada tanrıların atı bulunmaktadır. Bazı kısraklar oraya gider, gebe kalırlardı. Cins atlar bunlardan doğar. Türkistan bölgesinde Mazdaist’lerin tapmaklarında gökten inmiş, bakırdan bir at bulunuyordu. Bu at yarıya kadar toprağa gömülü idi. Haziran ayında nehirden bir altın at çıkar, bu gökten inmiş atla çiftleşirdi.


Moğol kâhinlerinden (Teptengeri); tanrılarla konuşmak için görünmezlerden gelen bir boz ata binerek göklere çıktığını, dolaştıktan sonra geri geldiğini söylerdi. Büyük Şamanlar da göklere çıkmak için ata binerlerdi.


 

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Türk Mitolojisinde Cehennem

Günahsız insanlar cennetlere gideceği gibi, günahı olanlarda yeraltındaki cehennemlerin azap kuyularında kalarak kaynayan katran kazanlarında yanacak, cezalarını çekeceklerdir. Sümerli’lere göre de yeraltında cehennem tanrıları ve tanrıçaları vardır. Nergâl ile karısı Ereşkigâl bunların başta gelenlerindendir.


Dünyada suç işleyenlerin ceza sürelerini vfe şekillerini, hangi cehennemde ne kadar yanacaklarını kararlaştıran bir de hâkimler heyeti vardır ki bu heyeti; Sabıray, Arah, Toyer, Malahay ve Tarha teşkil eder. Şamanist Altay Türklerinin inançlarına göre en büyük cehennem (Mangistocirius) adındadır. Bu cehennemi (Matman Kara) admda bir ruh idâre eder. Bir başka cehennem daha vardır ki bunun da adı (Tünken Kara Tamu) dur. Bunu da (Matman Karaca) idâre eder.


Bir de; (Tepten Karateş) adında bir cehennem vardır ki bunu da (Kerey Han) idâre ederdi. Yine Şamanist’lere göre dünyada kötülük yapmış insanların azap çekmek üzere atılacakları cehenneme ve orada kaynayan katran kazanlarına (Kazırgan) denir.


Budist Uygur’ların (Aviçi) adını verdikleri cehennem de böyledir. Altaylı’ların kötülük tanrısı Erlik Han ise, doğan bir çocuğun günahlarını yazdırmak için bir körmös gönderir. Büyük tann Ülgen de buna karşılık Yayucı’yı gönderir. O, çocuğun sağında, Körmös te solundadır. Bunlar çocuk büyüyüp te ölünceye kadar yamndan ayrılmaz. Ölünce Körmös onun ruhunu kapar, yerin altına götürerek (Kazırgan) a atar. (Kazırgan) daki kazanlarda katranlarla birlikte kaynar. Körmös, Erlik Han’ın huzurunda, götürdüğü ruhun günahlarını ispat ederse o ruh kazanlarda kalır. Yayuçi da beraber oraya gelmiştir. O da bu ruhun sevaplarını sayar. Eğer sevap günahtan çoksa ruh oradan kurtulur. Günahı fazla ise derecesine göre yanar. Sonra yukarı doğru ru çıkmaya başlar. O ruhun üçüncü kat gökte bulunan akrabası şefaat ederek Yayuçi’yi sıkıştırırlar. Yayuçi ruhun günahı kadar yanmasını bekler. Çünkü ruhun başı katran kazanındadır. Günahı kadar yanınca başı dışarı çıkar. O vakit Yayuçi ruhun tepesindeki saçtan


tutup onu kazandan çıkarır ve ruhu üçüncü kat göke götürür. Oradaki akrabaları ile buluşturur. Süt gölünde hoş vakit geçirir.


Cehennem tanrıları, cehennem hâkimleri, tapana, mangistocirius, tünken kara tamu, tepten karateş, avîçi cehennemleri, kazırgan, nat, upa-nat kazanları, rakşas’lar, ege’ler


 

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Anadolu Topraklarından Mitolojik Bakış

Dağlar, Mağaralar ve Taşlar


Büyüklük ifade eden dağlar; tanrı tanınmış, koruyucu görevini yapmış, tanrılara, tanrıçalara, dağ perilerine makam olmuş, ilk ana ve baba sayılmış, akrep insanlar da dağlarda barınmıştır.


Eski azizlerden de bir kısmının mezarı, ibâdet ettikleri yerler dağların tepelerindedir. Gökte bulunan tanrılara tapanlar da, dağlara çıkınca tanrılara yaklaşmış olurdu. Bu tanrılara ulaşabilmek için, onlara doğru uçmak isteyenler de olurdu ki, bunlar derin bir inanış ve heyecanla dağların yüksek tepelerindeki uçurumlardan göklere doğru uçmak üzere kendilerini bırakırlardı.


Bir takım, kurbanlar dağ başlarında kesildiği gibi, büyük savaşlar da çok zaman dağlarda yapılmıştır. Türkler de dağlara kutsal önem vermişlerdir. Altaylı’lara göre dünyanın yaradılışından sonra ilk insan, ağzındaki toprağı tükürünce bundan dağlar meydana gelmiştir. Bir efsaneye göre de, Kara Han yarattığı toprak üzerine bir kuş gönderdi. O kuş bu toprakları gagaladı, çıkıntılar birer dağ oldu.


Çinlilerin Tiyanğ-Şang (tanrı dağlan); Yunanlıların Olimbos ve Parnas, Hintli’lerin Mero ve Parvata (Himalaya) dağları gibi tanrıların oturduğu dağlardı. Moğol’lar da 7000 metreden yükseğe ulaşan bu dağlara saygı gösterir, (Han Tengeri) derlerdi, Bu dağlardan sayılan (Göktürk), (Buzdağ Ata) ve (Afrasyap) ta önemli, kutsal dağlardandı.


Tiyanğ-Şanğ, Türk gelenek ve efsanelerinde çok yer alır. Divan-ı Lûgat-üt Türk ve Kudatgu Bilik’te de bu dağların adı geçer. Destan kahramanı Manas bu dağlardaki (Isığ Göl) civarında yaşamıştır. Şaman dualarında dağ adları çok geçer. Dağlara yalvarılır, medet umulurdu. Alt ay dağlarına; (Atalarımız, büyük babalarımız zamanında


Mitolojide Cadılar


Folklorla da karışık efsanelere göre; kötü bir tip olan cadılar; saçları dağınık ve uzun kuyruklu olarak şekillendirilmiştir. Bunlar kadındır. Küpün üzerine biner gezer, hatta küp uçurur. Bu gibilere (Küp uçuran cadı) derler. Kimse için hayır, düşünmez, işi gücü daima şerdir. Çocukları kapar, kaçar. Birisi öldüğü zaman üzerine makas korlar. Çünkü makas konmadan ölünün üzerinden bir kedi atlarsa ölenin ruhu cadı olur veya ölen hortlar.


Cadının kızları da vardır. Ama bunlar analarım dinlemezler. İstedikleri zaman çıkar, gezerler. Anaları onlara uymaya mecbur kalır.


Eğer cadı kızı sevdiği ile kaçmak isterse anasının bahçesinde iki kuyu vardır. Bu kuların birinde bal, öbüründe kan bulunur. Cadı kızı baldan, sevdiği de kandan içer. O Ne zaman her kıyafete girer, her yere gidebilirler.


Cadıyı yok edebilmek için onun bahçesinden bir gül koparmak lâzımdır. Ama o bahçenin bekçisi aslanı, yahut kaplana benzer bir kedidir. İşte bu bekçi kediden bir fırsat bulunması gerekir ki bu da pek güçtür.


 

12 Mayıs 2016 Perşembe

Bir Cehennem Tasviri

O sert somurtkan yüzlü şeytanlar, (Rakşas)lar cehennemlikleri kaynar kazanlar içine atarlar, orada bütün vücutlarındaki et ve kemikler tereyağı gibi çrir… Sonra yine vücuda gelirdi.


Cehennem (Ege)leri ateşle kızıllaşmış demirleri yerlerde baş aşağı yatırırlar. Dış yüzlerinden alevlenmiş kaim tulumlar etrafında tokmaklayıp onların içine batırırlar. Bütün vücutları yanıp mavi, kırmızı, beyaz yalınlar, kanallar gibi sançılıp akarlar. Binlerce yıl burada acı azaplar çektikleri halde sıcaktan canları üzülmez. Buradan çıktıklarında ustura, kasap bıçağı, daha başka kesme âletleri üzerine döşenmiş yerlere yatırırlar. Buradan çıktıklarında kızartılmış demirli yerde yatırırlar.


Ateşli büyük körükler, birçok korlü yığınları içlerinden her hangileri oradan çıktıkça Küllü ırmağa düşerler. Irmağın dibinde on altışar parmak uzunluğunda demirli şişeler, dikenliler       döşenmiş gibidirler. Rüzgâr çıktığı’ zaman, o küllü ırmağın suyu burgaç olup, büyük büyük çevrintiler çevirir. Oraya düşmüş olan cehennemlik zavallılar çevrinti ile aşağı gidip, o şişler üzerine düşerler. Bütün vücutlarını bir yandan bir yana delip çıkarlar. Bu ırmağın iki kıyısında ot, çimen bitmiş gibi keskin usturalar bitip durur. Her hangi suçlu cehennemlikler dışarı çıkmak için davranıp ırmağın kıyısına tırmandıkları zaman, bütün vücutları dilim dilim olup biçilir. O ırmak kıyısında bir ege yüksekliğinde bir demirli ağaç vardır. On altı parmak uzunluğunda demirli dikenler de vardır. Bir düziye pek çok alevler parlamış gibi yalınlanıp durur. Cehennem Ege’leri kızartılmış demirli kamçılar vurup, o ağacın üzerine çıkmalarını emrederler.


O cehennem Ege’lerinden korkup zorla oraya çıkarlar. Bütün vücutları kamışlı Viçin gibi hemen yanar. Ne zaman her hangi biri aşağıya… inecek olsa, demirli ve zehirli şişler ile vücutlarına vururlar


Bir Başka Cehennem Tasviri


Herhangi bir kimse canlı öldürmekten, geri kalmazsa, doğruca (Tapana) cehenneminde haşrolur. O cehennemde ölçüsüz derecede çok küllü su ile dolu büyük kazanlar var. Bir düziye kaynar. Cehennem, Ege’leri sayısız, çok zavallıları o kazanlara atıp kaynatırlar. Eti hattâ sinirleri, damarları ne varsa eksiksiz kavrulup pişer. Sivri kancaları ile dışarı çıkmak üzere olan başları aşağıya doğru sancılıp indirirler. O kazandan dışarı çıkmış olan baş kapkara olup (Tapana) adlı cehenneme dolarak sıkılıp dururlar. Orada toplanmış olanların bu kadar acı azapları vardır’ Bundan başka ölçüsüz, sayısız işkenceleri de var… Burada toplanmış zavallıları ateşli çukura atıp iki demirli şişle yere çakmak üzere vururlar. Bir şiş ayağına vurulur, bir şiş başına vurulur. Ondan başka doksan kızartılmış ateşli, demirli şişlerle bütün vücutlarına vururlar. O azaba dayanamayarak akıllarını yitirirler


Bir Cehennem Tasviri Daha


Pratapana (sekiz cehennemden yedincisi) adlı bir cehennem daha vardır ki, orada iki büyük kazan var, birisi (Nat), İkincisi ((Upanat) adlıdır, (Nat) adlı kazan elli ege genişliğinde, (Upanat) denilen kazanın eni ise elli bir eğedir. O da yine küllü su ile dolu bir halde kaynar. Bunun üzerine cehennem, (Rakşas)ları zavallı cehennemlikleri tutup o kazanlara baş aşağı atarlar. Bunlar yürek yarılacak derecede azap çekerler. Onların hayatları tükenmez. Herhangileri o kazanlardan dışarı çıksalar ateşli, yalınlı sivri uçlu Trizul (üç dişli) ucuna oturtup aşağıya sokarla.

5 Mayıs 2016 Perşembe

Türk Mitolojisinde; Güneş, Ay Ve Yıldızlar

Yaradılış bahsinde geçen bir Sümer efsanesine göre;  Ap – Su ile Hamat’tan gökler ve yerler meydana geldikten sonra, gök tanrısı Anu, hava tanrısı Enlil ve deniz tanrısı Ea (Enki) yaradılmış bunlar da güneşi, ayı ve yıldızları yaratmıştır.


Güneş; kozmik âlemin yaradılışından önce var olmasaydı, Altaylı’ların Kara Han’ı dahi bu gökleri yaratırken onun ışığı, onun sıcaklığından faydalanmasaydı eli koynunda kalırdı.


Bunun içindir ki güneş efsanelerin dahi varamiyaca ğı kadar derinliklerden her şeye ışığım tutmakta, taşıdığı hayır ve şer vasıflan etrafındaki köklü inanışlarla, bu inanışların yarattığı geleneklerle tanrılar üstü bir tanrı olarak yer almış bulunmaktadır.


Onda bütün tanrısal kudretler toplandığı gibi, bir takım ruhlar da toplanmış bulunmaktadır. Türkler büyük vasıflarla tanrılaştırdığı güneşi çeşitli adlarla anarlardı:


Sümer’ler; Dingir, Utu, Ra, Babbar, Nin – Uraş, Meşarru adını vermiş, Araplar da Sümer’lerden alarak Şamaş demişlerdir. Hitit’lerin Ardıs, Elâmlı’ların Nan – Hunte dedikleri büyük tanrı da güneş’tir. Hom adındaki tanrı ise güneşin vasıflarından birini taşıyordu. Yukarıda adı geçen Nin – Uraş, tann Enlil’in oğlu iken, büyütülmüş ve güneş tanrı olmuştur ki, ilk baharın ılık havasını da bu tanrı temsil ederdi.


Güneş; Altaylı’larca Günine adıyla hayat veren bir tanrıça dahi tanınmıştır.Türk hakanları bile güneşin oğulları idi. Kendilerine kuvvet kaynağı olan güneş babaları idi. Mete’nin oğlu için de: (Yer ve gökten doğurmuş, Güneşle ay tarafından memur edilmiş Hün’larm büyük hakanı…) denilmektedir.


Geauli sülâlesinin kurucusu olan Çicumın, düşmanlarından kaçarken bir ırmağın kenarına gelmiş, geçemeyince ırmağa: (Ben güneş’in oğluyum) demiş, bütün balıklar, kurbağalar ona köprü olmuştu.


Hak ve adâlet yollarım da güneş tanrı gösterirdi. Ur kıralı Urengur’a hak ve adâleti o tamtmış, Hamurabi’ye de ünlü kanunlarını O bildirmişti.


Yâkut’lara da kahramanlarının adlarım o gönderirdi. Moğol’lar ona tapar, Sümer’ler onun ilk doğduğu zamanlarda ibâdetlerini yaparlardı. Şaman’lar ise çok büyük tanıdığı bu kudreti törenlerinde heyecanla anarlar, manyak adındaki elbiselerine, davullarına güneşi kudretlerin senbolü olarak resmederlerdi.


Hun’lar da geceleri aya, sabahları güneşe döner, secde ederdi.


Türklerden çokları evlerinin, çadırlarının kapılarını güneşin doğduğu tarafa yaparlardı.


Güneş ad olarak ta kullanılırdı. Oğuz’un oğlu (Gün Han) güneşten başka bir şey değildi. Ay Toyun’un kızı Güneş’e, Ulu To-yun’un aşık olduğuna dâir de bir efsâne vardır.


Güneş Hitit’lerde de büyük kudretleri taşıyan bir tanrı ve bütün tanrıların hâkimi idi. O her sabah denizden yükselir, Üç Çift gözü vardır, Canlı, cansız her şeyi görür, İşleri düzenler, bütün varlığı icabına göre idâre eder. Sabahleyin doğarak gökler âleminde, yeryüzünde hâkim olduğu gibi, akşam vakti de ufuktan indikten sonra, yer altı âleminde hüküm ve irâdesini yürütürdü. Yine Hitit’lerce Arinna adı ile anılan Güneş Tanrıçası da devletin kurucusu idi.


Yaradılışı güneş gibi, uzak ve yakın doğu Türklerince efsâ-neleştirilen ay; şahıslandırılmış, güneş ve yıldızlar gibi o da tanrılaştırılarak gökteki sarayına oturtulmuştu.


Türk’lerin ay tanrısı ve tanrıçaları hep merhametli ve sevimlidirler.


Sümer’ler; En – Zu yahut Nan – Nar adını verdikleri ay tanrıyı çok severlerdi. Altaylı’larm da (Ayata) sına karşılıktır. Arap’lar, Türklerin ay tanrısına Sin, Keldanlı’lar Zin, Hitit’ler Kaşku, Selârdis derler.


Öksüz kız hikâyesinde de; ay çalılıkta yürüyen zavallı bir kıza acıyarak, çalıya; (o kızı al, gel!) diye emir vermiş, çalı da hemen bu öksüz kızı alarak göğe, ayın sarayına çıkarmıştır. Ay bu kızı sevdi. Gökte şekilden şekile, halden hâle girişi de, bu sevgiden ileri gelmektedir.


Müneccimlik (yıldızlara bakarak geleceği anlamak) âleminde de aym önemli rolü vardır. Üzerinde bazen uğurlu, bazen de uğursuz yorumlar yapılır.(1) Ayla ilgili ve yalancı ay denilen bir (Mah-ı Nahşep) efsânesi vardır:


Türkistanda Nahşep şehrinin yakınında, Siyam dağının eteğinde İrandan gelen ibn-i Nukanna’ adındaki bir hilgin bir kuyu yapmış, bu kuyunun içinde hiyle ile bir ay tertiplemiş, bu ay altmış gün her gece kuyudan doğar, etrafındaki dört saatlik mesâfeyi ışıklandırmış.


Şamanist’ler göre:


Kötü ruhlar güneş ve ay ile mücâdele ederler. Çünkü güneşle ay iyilik yaparlar. Dünyaya, insanlara ışık, bereket ve hayat verirler. Kötü ruhlarla mücâdele de bu yüzden olurdu. Kötü ruhlar bu mücâdelede üstün geldikleri zaman güneşle ayı tuturak karanlıklar âlemine atarlar. îşte o zaman güneş ve ay görünmez. Ay tutuldu, güneş tutuldu da bunun için denirdi. Çünkü kötü ruhlar güneşle ayı hapsetmek için tutarlardı. Bu sebepledir ki Şamanıst’ler kötü ruhları korkutmak ve kaçırarak güneşle ayı kurtarmak için gürültü yaparlar, bağırırlar.


Bundan kalma “olarak şimdi de köylerde, hatta bazı şehirlerde ay tutulduğu zaman tenekelere vururlar, bağırırlar, tüfek atarlar.


 

18 Nisan 2016 Pazartesi

Viyana Kuşatmasında Yeni Hafta Başlangıcı

Bugün Ahmed Paşa kolundaki gâvurlar da şarampolden atılıp yerleri işgal edileli. Kuşluk vakti, Sadrazam metrislerdeki tabyasına gitti ve sonra da Yeniçeri Ağasının tabyasına geldi. Ayrıca ön saflarda galeri açılan yerleri gözden geçirdi. Bir süre yeni tabyasında oyalandı ve sonra tekrar eski savaş mahalline dönüp orda kaldı. Rumeli beylerbeyini ve sağ sol kanat alay beylerini, sıçan yollarını hâlâ istenilen şekilde açmayıp bugün gevşeklik gösterdikleri için sertçe azarlayarak ağır surette ihtarda bulundu.


Bütün galeriler içinde en ileriye götürülmüş olanı Köstendil Sancak Beyinin galerisiydi. Bu şırada Kara Mehmed Paşa kolunda üç yerde, Rumeli kolunda üç yerde ve Ahmed Paşa kolunda üç yerde galeri açma çalışmaları yapılmaktaydı. Bu galerilerle kale hendeğinin içine girmek amacı güdülüyordu.


Kara Mehmed Paşa yaralandığı için çadırına çekilmesi ve yeniden sağlığına kavuşuncaya kadar metrislerden uzak durması emredildi. Sadrazam, Şam Beylerbeyi Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa’yı çağırdı ve kendisini Kara Mehmed Paşa’nın vekili olarak onun koluna yani Anadolu koluna kumandan tayin etti.


Topçular bugün düşmanın dört topu üzerine gülle düşürüp onları savaş dışı ettiler. Şeyhoğlu Ahmed Paşa buyruk gereğince Götzendorf palankasına varıp kuşatmaya başlamıştı. Ancak buranın hendekleri çepeçevre suyla dolu olduğundan ve köprüleri de gâvurlar tarafından söküldüğünden palankayı hücumla almak imkânı görülmedi. Durumu devletlû Sadrazama mektupla bildirip top, cephane ve yaya askeriyle yardım göndermesini diledi.


Bunun üzerine kendisine derhal üç Sahi topu ve bir hayli malzemeyle cephane gönderildi. Ancak bu yardım kafilesi oraya varmadan, palanka, Allahın yardımıyla ele geçirildi. Gâvurlar son askerine kadar kılıçtan geçirildi. Böyle bir savaşın yapılmasına Reis Efendi’nin kâtiplerinden Ramazan Efendizade Recep Çelebi sebep olmuştu. Çelebi’nin ot almak için yolladığı arabasıyla atlarını çalmışlar. O da bunu Reis Efendiye haber vermiş. Olay Reis Efendi tarafından Sadrazama anlatılmış. Bunun üzerine de Ahmed Paşa palankaya karşı gönderilmiş.


Palanka kuşatıldığı sırada onbeş kadar asker şehit düşmüş ya da yaralanmış. O zaman her nasılsa palankanın içine ateş atılması tedbirini akıl etmişler. Kalenin içinde bulunan gâvurların hepsi bütün erzaklarıyla birlikte yanıp kül olmuşlar. Sadece on beş gâvur tutsak olarak canlarını kurtarabilmiş. Recep Çelebi de kuşatmaya katılmış ve sonunda arabasıyla atlarına tekrar kavuşmuş. Güneş batımından sonra palankanın fethedildiği haberiyle geri döndü. Devletlû Efendimiz Sadrazam, olup bitenleri kendisinden dinledi. Çok hoşlanıp Çelebiye yirmi altın bahşiş verdi.


Şam Beylerbeyi Hüseyin Paşa akşamüzeri tabyasında bulunduğu sırada bir humbara bombası uçup geldi ve yanı başındaki göğüs siperini çökertti. Kendisi de yıkılan toprak yığını altında kaldı. Nerde olduğu hemen anlaşılmadı. Bütün siper iyice arandıktan sonra bulup dışarı çıkardılar. Tıpkı bîr canlı cenaze gibiydi. Tek kelime konuşamıyordu. Fakat kısa bir süre sonra kendine geldi. Bir iyice muayene edildiği zaman da hiç bir önemli yarası olmadığı anlaşıldı.


Güneş batımından sonra, gâvurlar boş hayale kapılıp Zağarcı kolunda bir püskürme lağım patlattılar. Fakat geri tepti ve İslâm ordusundan Hiç kimseye her hangi bir zarar vermedi.  Serdengeçtileri tamamlamak için sipahi ve silah-darlardan üç yüzer adam, Sadrazamın önünde yoklanıp kendilerine ayrılmış olan yerlere gönderildiler.


Kuşatmada Günler Çabuk Geçiyor


Sadrazam, Rumeli kolundaki tabyasına gitti. Sağ kanattaki alay beyini azletti. Yerine Rumeli Kethüdasını, Kethüdanın yerine Çavuşlar Kethüdasını tayin etti. Azledilenin görevindeki kusur ve ihmalinden dolayı idam edilmesini kararlaştırmışken acıyıp canını bağışladı. Görevinden almakla yetindi, ancak Sadrazamın tabyasına geldiği zaman ötekilere ibret olsun diye kendisine üç yüz veya dört yüz belki de daha fazla değnek vurdurdu.


Öğle zamanı, gâvurlar, Zağarcı koluyla Rumeli kolu arasında bir lağım patlattılar. Tabya kazıcılardan^ beş on adam yaralandı, bundan başka bir kimseye zararı dokunmadı.


İki bin altı yüz kişiye varan silahdar ve sipahi serdengeçtilerinden bin iki yüzü Zağarcı ve Samsuncu kollarına verildiler. Geri kalan bin dört yüz asker hiç bir yere verilmeyip kendilerine ilerde verilecek emre kadar hazır beklemeleri bildirildi.


Akşam üzeri Rumeli kolundaki serdengeçtiler hücuma geçtiler. Gösterdikleri karşı durulmaz gayretle gâvurları metrislere kadar geri attılar ve tabya yaparak yerleşmiş oldukları hattı da işgal ettiler. Bir saat süreyle burada acı bir savaş cereyan etti. Ama Allah, İslâm gazilerine lütuf ve inayetini göstererek bu bölgeye sağlam şekilde yerleşmek mümkün oldu. Burası ön şarampollerle tabyaların arasındaki metrislerdi.


 

5 Nisan 2016 Salı

Viyana Kuşatmasında Kayıtlara Geçen Üç Gün

4 Eylülde Yaşananlardan Kayıtlara Geçenler


Bir tutsak getirildi. Sorgusunda, Alman Kayzeri’nin taraf taraf bütün Hristiyan Krallara acele yardım isteyen mektuplar yolladığını, ama bunlardan sadece Polonya Kıralı Sobieski adlı melun hainin bu imdat çağrısına uyduğunu, yanına Büyük Litvanya ve Küçük Litvanya hetmanlarını alarak, atlı yaya otuz beş bin Polonya gâvurunun başına geçtiğini, Alman Kayzerinin de kendi askeri ve başka Hristiyan devletlerden aldığı yardımcı kuvvetlerle atlı yaya seksen beş bin Alman topladığını, böylece toplam olarak kırk bini atlı, seksen bini yaya yüz yirmi bin gâvur askeriyle yakın yere geldiklerini, İslâm askeri üzerine de henüz Viyana önünde, metrislerdeyken hücum etmeyi plânladıklarını söyledi.


Bu haber üzerine derhal Raab ve Rabnitz üzerindeki köprüleri korumakla görevlendirilerek Yanık Kalesi önünde bırakılmış bulunan Budun Beylerbeyi Vezir Koca Arnavut İbrahim Paşa ya ferman yazılıp Ulak Çelebi ile gönderildi. Yerine Silistre Beylerbeyi Mytilenli Vezir Mustafa Paşayı vekil bırakıp, kendi kapısı ve vilâyet-i askeri ile orda bulunan yeniçerileri, cebecileri, Orduyu Hümayun süvarilerinden dört bölüğü yanına alıp orduya katılmak üzere gelmesi bildirildi.


12 Eylülde Yaşananlardan


Orduyu Hümayunda bulunan her ne varsa geride bırakılıp hepsi melun gâvurun eline geçti. Mel’ûnlar ise, iki kola ayrılıp bir kısmı Tuna kıyısından ilerleyerek kaleye vardı. Metrislere saldırdı. Öteki kısmı ise Orduyu Hümayun çadırlarına girdi.” Hâlâ metrislerde durmakta olan zavallı Müslümanlar ya öldürüldü ya da tutsak edildi. Metrislerdeki savaş sırasında top, tüfek, humbara ya da taş atışından yaralanmış, saf dışı olmuş, dermansız düşmüş ya da kolunu bacağını kaybetmiş bulunan on bin kadar askerin hepsi kılıçtan geçirildi. Gâvurlar orda buldukları kendi milletinden birkaç bin tutsağı zincirlerinden kurtardılar. Ele geçirdikleri zenginlikleri bir bir anlatmağa insanın gücü yetmez. Bu yüzden zaten İslâm savaşçılarını kovalamayı, akıl edemediler. Yoksa durum çok daha kötü olabilirdi.


Allah bizleri felâketlerden korusun! Bu başımıza gelen devletin kuruluşundan beri bir benzeri görülmemiş bir yenilgi ve bozgundu.


Birkaç gün önce otlağa girmiş bulunan davar çobanlarıyla deve sürücüleri, yanlarında binlerce hayvan olduğu halde her şeyden habersiz Viyana önüne çıkageldiler. Gâvurlar hiç bir çaba harcamadan hepsini ele geçirip adamları tutsak aldılar.


14 Eylülde Yaşananlardan Bir Parça


Yanık önlerinde bir porsiyon sade yağ elli paraya, bir okka kuyruk yağı elli paraya ve bir ölçek pirinç beş kuruşa fırladığı halde, yine de hiç biri bulunmaz oldu. Ancak Budun’dan hayli miktar erzak geldi de, bir parça ferahlık oldu.


Bu sırada, daha önce boyun eğmiş bulunan kalelerle palankalar halkının başkaldırıp muhafız birliklerini kovdukları haberi geldi.


Zrinyi ile Batthyânyi, Viyana önünde ordugâha gelmişler, Sadrazama bağlılıklarını bildirmişler, sonra da bir hayli erzak göndermişlerdi. Bu arada muhafız kıtası olarak serhat, askerinden dört beş bin müslümanı yanlarına almışlardı. Bu defa bu askerlerin hepsini öldürdükleri haberi geldi.


Müslümanlar gâvur ülkesinde, özellikle de Viyana varoşunda ele geçirdikleri şarabı gördüklerinde, hiç içmemiş olanları dahi işrete düşüp, çeşit çeşit rezillikler ve akla gelmedik edebsizlikler yapmaya başladılar. Kuşatma; mübarek Recep, Şaban ve Ramazan aylarına rastladığı halde fuhuşu ve oğlancılığı bırakmadılar. Şarap içerek öyle mest oldular ki, Cenabı Hakkın nimetlerine şükretmeyi unuttular. Böylece de Allah’ın gazabını üzerlerine çektiler.


Bir başka kötü tedbir de kendini çok üstün görerek, o zamana kadar tutuklu bulunan Alman büyükelçisini koy vermekti. Adam, kendi tarafına varınca, İslâm askerinin bütün aksak yanlarını anlattığı gibi, ilk hücumda bozulup kaçacak durumda olduklarını da haber verdi. Bunun üzerinedir ki, dinsizlerin Kayzeri yüreklendi. Dört bir yana mektup yollayıp Hristiyan beylerinden yardım diledi. O sayede de bu kadar güçlü bir orduyu İslâm askerine karşı çıkarmayı başardı.

31 Mart 2016 Perşembe

Viyana Kuşatması Günlüğünden Yansıyan Bir Kare

Mersilere yerleştirilmiş olan toplar sabah erkenden diri düşmanları üzerine ateş açtılar. Metrisler İçin seçilmiş arazi taşlık olduğundan sıçan yollarının kazılması çok güç oldu.


Sadrazam kaleyi dört bir yanından gözden geçirmek üzere hızlı koşan atına bindi. Bağlar içindeki bir tepenin üstüne bir gölgelik kurdurup oradan kaleyi ve ‘karşıda bulunan adayı gözlemeye koyuldu. Bu sırada adadan bir grup gâvur ortaya çıkınca delilerden biri kaç ağayı atlı olarak onlara karsı gönderdi.


Bunlar, herhalde palankalardan kaçarak sağ kalmış ve adaya sığınmış gâvurlar olacaktı. Ne zaman bir fırsat elverirse o zaman adadan kalenin içine geç-imek niyetindeydiler. Bu bakımdan Sadrazam adanın zapt edilmesinin, ayrıca kaleye u i asam köprüleri n tutunarak kalması çok önemlidir.


Batthyânyi ve Draskovich’in boyun eğip bağlılık andı içtikleri haberini getiren elçileri Sadrazamın huzuruna kabul edildiler ve etek öptüler. Bunlara, yani her iki Macar Beyinin temsilcileriyle divan tercümanına orta dereceden üç ve küçük dereceden dört hilat giydirildi.


Sadrazam, Adana Beylerbeyi Vezir Deli Emir Paşa’ya Nigbolu Sancakbeyi Sevhoâlu Ali Paşa’ya, Hamid Sancakbeyi Haznedar Haşan Paşa’ya, Saruhan Sancakbeyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa’ya ye Sekbanlarıyla Serçeşmeye ferman buyurup, kalenin sol tarafında


Asır askeriyle Köstendil Sancakbeyi Arslan Beyinden de ada üzerindeki iki yüz tabya siperine karşı ırmak kıyısında metris kazılmasını istedi. Bu birlikler istenilen yere vardıklarında adada kapalı kalmış düşmanın üzerine pervasızca bir ucuma kalkıp çoğunu kılıçtan geçirdiler.


Gâvurlar ırmağın yukarı tarafında bulunan ordugâhlarına kaçtılar. İslam askerleri bunları ordugâhlarına gidilen köprüye kadar kovaladılar. Burada da zorlu kavga olup bu yiğitçe saldırışlar karşısında düşman dayanamayıp kaçmak zorunda kaldı. Köprünün beri yakadaki başı yakıldı.


Bu günü izleyen iki gün içinde de ordu içinde bulunan bin tutsağın kafası kesildi. Başıbozuk bir akıncı birliği Viyana kalesinden üç saat uzaktaki bir palankayı kuşatmış. Bir süre savaştıktan sonra, aralarından biri Teis olarak ortaya atılmış ve melun gâvurlara bir savaş hırs yapmış “Gelin teslim olun; bize boyun eğin, böylece kılıçtan^ geçirilmekten kurtulun!” demiş.


Gâvurlar razı olmuşlar. Bu sefer akıncılar; “o halde silâhlarınızı bize verin, biz de hepinizin adını yazıp Sadrazama götürelim” demişler. Gâvurlar da bütün silâh ve cephanelerini dört arabaya yükleyip palankanın kapısından dışarı çıkarmışlar. Arkasından da kendileri birer birer çıkmışlar. Yüz elli kadar gâvurun adı deftere yazılıp bir liste yapılmış. Gâvurların hepsi silâhsız kaldığından,

30 Mart 2016 Çarşamba

Bir Başka Cehennem Tasviri

(Herhangi bir kimse canlı öldürmekten, geri kalmazsa, doğruca (Tapana) cehenneminde haşr olur. O cehennemde ölçüsüz derecede çok küllü su ile dolu büyük kazanlar var. Bir düziye kaynar. Cehennem, Ege’leri sayısız, çok zavallıları o kazanlara atıp kaynatırlar. Eti hattâ sinirleri, damarları ne varsa eksiksiz kavrulup pişer. Sivri kancaları ile dışarı çıkmak üzere olan başları aşağıya doğru sancılıp indirirler. O kazandan dışarı çıkmış olan baş kapkara olup (Tapana) adlı cehenneme dolarak sıkılıp dururlar. Orada toplanmış olanların bu kadar acı azapları vardır’ Bundan başka ölçüsüz, sayısız işkenceleri de var… Burada toplanmış zavallıları ateşli çukura atıp iki demirli şişle yere çakmak üzere vururlar. Bir şiş ayağına vurulur, bir şiş başına vurulur. Ondan başka… doksan kızartılmış ateşli, demirli şişlerle bütün vücutlarına vururlar. O azaba dayanamayarak akıllarını yitirirler.


Bir Cehennem Tasviri Daha


Pratapana (sekiz cehennemden yedincisi) adlı bir cehennem daha vardır ki, orada iki büyük kazan var, birisi (Nat), İkincisi ((Upanat) adlıdır, (Nat) adlı kazan elli ege genişliğinde, (Upanat) denilen kazanın eni ise elli bir eğedir. O da yine küllü su ile dolu bir halde kaynar. Bunun üzerine cehennem, (Rakşas) lan zavallı cehennemlikleri tutup o kazanlara baş aşağı atarlar. Bunlar yürek yarılacak derecede azap çekerler. Onların hayatları tükenmez. Herhangileri o kazanlardan dışarı çıksalar ateşli, yalınlı sivri uçlu Trizul (üç dişli) ucuna oturtup aşağıya sokarlar(Türlü cehennemler üzerine Uygur’ca parçalar: R. Rahmetli)Ruhlar, Periler, Melekler, Cinler; Şeytanlar, Zebâniler, Cadılar


 Ruhlar


Şamanist’lere göre ruhlar belli başlı ikiye ayrılıyor. Biri (Eş)* ruhlar; bunlar insanlar, yaratıklar ve bitkilerle beraber bulunan», onlara eş olan ruhlardır, öbürü de; bunlardan ayrı ve başka bir canlı veya bitki ile beraber bulunmayan (Tek) ruhlardır. Bu gibi ruhların çoğu tanrıların emrinde bulunur. İyilik tanrılarının emrinde olanlar insanlara iyilik, kötülük tanrılarının emrinde olanlar ise kötülük yaparlar, bu ruhlar başlı başına dağlara, sulara, topraklara, ağaçlara sahip bulunurlar.


 


Bir de insanın kendi ruhu vardır. Buna göre Şaman’lar insanları biri beden, biri de ruh olarak iki varlık halinde kabul ederler. Ama bu ruhlar (Eş) ruhlardan başkadır. Bunlar cennetteki (Süt gölü) nün birer damlasıdır. O damlalar doğacak insanın ruhlarıdır. Çocuk doğacağı zaman Altaylı’larca (Yayık) adındaki ruh gider (Bk: Yayık) o gölden bir damla süt alır, doğacak çocuğa katar. İşte bu damla o çocuğa verilen ruhtur.


Tek ruhlardan bir de Şamanlarca (Elğem) adında yol göterici bir ruh vardır ki bu ruh, törenlerde Şaman’ı heyecana getirir. Dağlara, sulara, topraklara, ağaçlara sahip olan ruhlara


gelince;  bu ruhlar koruyucu ruhlar arasındadır. Bunlara (Yizim-Piy) de derler. Bunlar insanlara iyilik ederler, yol gösterirler, kötü ruhlardan korurlar. Saygısızlık edenlere ceza verir, hastalık gönderirler. Her dağın ruhu kendi bölgesine karışır. Başka bölgelerle ilgisi yoktur. Bu ruhlar için kurbanlar kesilir, dualar edilir. Yer  su’lar denilen ruhlar da dağlarla ilgilidir. Bunların bulundukları dağlar İçinde (Abu Kaan) dağı kutsal bir dağdır. Bu dağın iki kızı vardır. Bu kızlara (Yelbis) derler. Bu dağların altun birer kapısı, altın tahtı, at bağlanacak altın kazığı vardır. Yer – Su’lar; pınarlarda ve sularda da bulunur.


Büyük tanrı (Oğan) da yer-su’ların en büyüğüdür. Yerin tam ortasında bulunan ve ucu yükseklere uzanan büyük bir çam ağacının gölgesinde oturur.


Oğan’dan sonra, Yer-Su’ların başka büyükleri ve idârecileri vardır:  Talay Han, Altay Han, Demir Han ve Okto Han bunlardandır. Yer-su’lar insanlara bereket getirirler. Bin kulaklıdırlar. Ataylı’lar da Yer-Su’lara çok saygı gösterir. Onlar için kısrak kurban ederler. Bunlar Altay kabile ve soylarının da koruyucularıdır. Her birinin âilesi de vardır.


Yer-su’lar bulundukları yerlerin de sahibidir. Altaylı’larca pınarların, suların, dağların adı birer Yer-Su”nun adıdır. Yâkut’larla Altaylı’lara göre Ruhlarla ancak Şaman’lar, Kâhin’ler temas ederler. İnsanlarla ruhlar arasında bunlar vasıta olur.İyilik yapan ruhlar dualarla, ziyafetlerle memnun edilmeğe çalışırlar. Kötülük yapanlardan korunabilmek için de yine kurbanlar kesilmekle beraber, sihirler, büyüler de yapılır.


Periler, Melekler


Mitolojilere göre, perilerle meleklerin bulundukları yerler; gökler âlemi ile dünya üzeridir.


— II. Mahmut’un berber başlığından emekli ihtiyar bir Memiş efendi vardı. Adam, I. Hamit zamanında Enderûna girmiş, bütün ömrünü sarayda geçirmişti. Nücûm ve Simya gibi asılsız ilimlerde de kendini çok bilgili sanırdı. Cinlere, Yıldızlara inanırdı, o sırada Topkapı Sarayının bahçesinde bir şimşirlik varmış. Bu şimşirliği kaldırmak istemişler; Memiş efendiye göre periler, Türklere çok sevgi beslediklerinden kendi padişahlarına Divan yeri olarak bu şimşirliği seçmişler, Her gün seher vakti perilerin bütün büyükleri orada toplanır, divan kurulur, peri Padişahı da bu divanı idâre ederdi. Bu şimşirlerin kaldırılmamasına Memiş efendi çok uğraşmış ama tesiri olmamış. Şimşirlik kaldırılınca çok kızmış köpürmüş, bundan sonra felâketlerin eksik olmayacağını durmadan söylermiş.


 

26 Mart 2016 Cumartesi

Eski Yunan Mitoloji Kahramanlarından Theseus’un Hayatı

Theseus’un bir çok üstün davranışları vardır. Kimsenin yanına almak istemediği yaşlı Oidipus’a o güleryüz gösterdi. Oidipus öldüğü zaman da yanında bulunuyordu; onun kızlarını korudu, sağ salim, ülkelerine gönderdi. Herakles, çıldırıp da karısını öldürdüğü zaman herkes kaçışmıştı. Ünlü kahramanın kendi kendini öldürmesine Theseus engel oldu. Böyle bir şey yapmanın korkaklık sayılacağını söyledi, onu Atina’ya götürdü.


Devlet işleri, Theseus’un serüvenden serüvene atılmasına engel olmuyordu. Bir ara Amazonların ülkesine gitti Theseus, oradan kaçırdığı Antiope ile evlendi. Bazıları, bu yolculukta Herakles’in Theseus’a arkadaşlık ettiğini, kaçırılan Amazonun adının da Antiope değil Hıppolyte olduğunu söylerler.


Karısından Hippolytos adında bir oğlu oldu Theseus’un. Mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı ki, Antiope’yi geri almak isteyen Amazonların saldırısına uğradılar. Ama Theseus, onların da hakkından geldi. Attika’yı düşmanlardan bütün bütüne temizledi. Kendisi ölünceye kadar artık hiçbir düşman ayak basmadı o topraklara.


Ülkesine düşmanların gelmediğini gören Theseus, serüven aramak için uzak ülkelere gitti. Altın Post’u ele geçirmeye çalışsın denizcilerin, Argonaut’Iann arasına katıldı. Kalydon kıralı ülkesini çorak bir ülkeye çeviren, ekinleri mahveden yaban domuzunu öldürmek için yardım isteyince Kalydon Avı’nda yer aldı. Avda, arkadaşı Peirithoos’un hayatını kurtardı birkaç kere.


Peirithoos ötedenberi arkadaşıydı Theseus’un tik görüşte birbirlerini sevmişlerdi. Daha aralarında hiçbir ilgi yokken Peirithoos, gidip Theseus’un sürülerini çalmıştı; Ünlü kahramanın ardından geldiğini duyunca dönüp onunla karşılaşmak, boy ölçüşmek istemişti. Ama boy ölçüşmek bir yana, elini bile kaldıramadı Theseus’u görünce, öyle üstün, öyle yiğitçe bir duruşu vardı ki Theseus’un, Peirithoos “Sana kötülük etmek elimden gelmez.” dedi, “suçumu biliyorum. Sen yargıç ol. Vereceğin cezayı şimdiden kabul ediyorum.”


Theseus da ona bir yakınlık duymuştu. “Benim arkadaşım ol, başka bir şey istemem,” dedi. Böylece aralarında kopmaz bir arkadaşlık bağı kuruldu. Lapithler kıralı olan Feiçithoos’un düğününde konuklar arasında Theseus da vardı. Arkadaşlığım düğünde de gösterdi. İçkiden başlan dönüp de sarhoş olan Kentaurlar, gelini kaçırmak isteyince hemen kılıcına davrandı Theseus. Büyük bir kavga çıktı; sonunda Lapithler, Kentaurların hepsini ülkelerinden sürdüler.


Peirithoos’un karısı bir süre sonra ölünce Lapithler kralı yeniden evlenmek istedi. Bu kere kendisine karı olarak Persephone’yi almayı düşünüyordu. Theseus, arkadaşına yardım edeceğine söz verdi, verdi ama, önce kendisi için o zamanlar daha çocuk olan Helena’yı kaçırmak istediğini söyledi.


İki arkadaş bir olup Helena’yı kaçırdılar; ama çocukcağızın iki ağabeyi, Kastor ile Polydeukes; kardeşlerini bulup geri aldılar. Theseus’u yakalayıp öç almak için her yanı aradılar taradılar, ama bulamadılar. Atmalı kahraman, Peirithoos’la birlikte yeraltına inmişti çünkü.


Hades’in tanrısı, onların yeraltına niçin indiklerini biliyordu. Yine de güler yüzle karşıladı iki arkadaşı; yer gösterip oturttu, Theseus da, Peirithoos da oturdukları yerden bir daha kalkamadılar, ölüler tanrısı bir oyun oynamıştı, onlara; ikisini de unutkanlık Iskemlesi’ne oturtmuştu. O iskemleye kim oturursa otursun, her şeyi unutur, öylece kalakalırdı. Theseus da, Peirithoos da kim olduklarını, yeraltına neden indiklerini bilmiyorlardı artık.


Bir süre sonra Herakles, yeraltına indiği zaman, Theseus’u bu durumdan kurtardı. İskemlesinden kaldırdı Atinalı kahramanı yeryüzüne çıkardı. Ama ne kadar uğraştıysa Peirithoos’u kaldıramadı, ölüler tanrısı, Persephone’yi asıl kaçırmak isteyenin kim olduğunu biliyordu; bu yüzden de Peirithoos’u Unutkanlık Iskemlesi’ne sıkı sıkıya bağlamıştı.


Hayatının son yıllarında Theseus, Adriane’nin kızkardeşi Phaidra ile evlendi: Bu evliliğin nelere mal olacağını bilseydi herhalde Phaidra’nın yüzünü bile görmek istemezdi.


Amazon Antiope’den Hippolytos adlı bir oğlu olmuştu Theseus’un, Attika kralı, oğlunu küçük yaşta kendi büyüdüğü şehre göndermiş, onun orada büyümesini istemişti. Yıllar geçmiş Hippolytos son derece yakışıklı bir delikanlı oluvermişti. Onun kadar usta avcı, onun kadar hızlı koşucu hiçbir yerde bulunmazdı. Yalnız bir kusuru vardı delikanlının: Aşka inanmaz, bu yüzden Aphrodite’ye saygı göstermezdi. Tanrıçalardan sadece Artemis’i sayardı.


Bir gün Theseus, yanına karısı Phaidra’yı alıp oğlunu görmeye gitti. Görür görmez de kanı kaynadı Hippolytos’a. Baba-oğul birbirlerini öyle’ sevdiler ki, hiç ayrılmaz oldular. Phaidra, Hippolytos’un gözüne bile çarpmamıştı. Ama Aşk tanrıçası Aphrodite yapacağını yapımş Phaidra’yı Hippolytos’a âşık edivermişti.


Phaidra, kimseye açmadığı bu utanç verici aşk yüzünden kendini öldürmeyi kararlaştırdı. Yalnız yaşlı dadısı biliyordu onun kafasından geçenleri hemen Hippolytos’a koştu. “Delikanlı’ dedi, “Phaidra senin yüzünden ölecek. Seni seviyor. Hayat ver ona. Onu sev, belki kurtulur.”


Bu sözleri duymak bile istemedi Hippolytos. Aşk denen şeyden tiksinirdi zaten. Üstelik bir de işin içinde öz babasının karısı olunca… Kulaklarını tıkayarak bahçeye fırladı. Yaşlı dadı peşini bırakmıyordu onun. İkisi de bahçede Phaidra’nın oturduğunu görmemişlerdi bile.


“Yazıklar olsun sana,” dedi Hippolytos, “babamı kandırayım istiyorsun, ha? Zaten bütün kadınlar böyledir. Hepsi de aşağılıktır. Babam olmadan bu eve adımımı bile atmam, bir daha.”


O sırada Theseus evde yoktu. Delikanlı da fırlayıp gitti bahçeden. Yaşlı dadı onun arkasından koşmak isterken Phaidra’yla yüzyüze geldi, öyle korkutucu bir bakış vardı ki Phaidra’nın gözlerinde, dadı: “Üzülmeyin,” dedi, “ben size yardım ederim.”


“Hayır,” dedi Phaidra, “îstemem.” Sonra eve girdi.


Birkaç dakika sonra Theseus bahçeye geldi. Bahçede ağlaşan kadınlar karşıladı kendisini. Yaşlı gözlerle Phaidra’nın ölümünü bildirdiler ona. Phaidra ölmeden önce bir mektup bırakmıştı kocasına.


Mektubu okuduktan sonra kan bürüdü Theseus’un yüreğini. Oradakilere dönerek, “Duyun,” dedi, “siz de duyun. Kendi öz oğlum, Hippolytos, benim karıma el uzatmış. Onun gövdesini, onun adını lekelemiş. Sen de duy, Poseidon, bütün, lâ-etini onun üstüne yağdır.”


Sözlerini kesmek zorunda kaldı, çünkü Hippolytos çığlıkları duymuş, bahçeye gelmişti.


“Ne var, ne oldu baba?” diye sordu. “Phaidra neden ölmüş. Benden bir şey saklamayın. Her şeyi açık açık ben de bileyim.”


“Benim kanma saldırırsın ha?” diye haykırdı Theseus. “Defol git! Seni bu ülkeden sürüyorum! Bir daha gözüme görünme!”


“Baba,” dedi Hippolytos, “konuşmakta pek öyle usta değilimdir. Phaidra’ya elimi bile sürmedim. Doğru, tanık gösteremem. Tek tanıkta öldü şimdi. Ama Zeus’un üstüne yemin ederim ki, yanına bile yaklaşmadım karınızın.”


“Ölüler yalan, söylemez,” dedi Theseus. ‘‘Artık sürüldün Defol!”


Hippoîytos arabasına atlayarak oradan uzaklaştı. Yakınlarda bir deniz kıyısından geçiyordu ki Poseidon, Theseus’un dileğini yerine getirdi. Koca bir canavar fırladı dalgalar arasından. Hippolytos’un atları ürkerek gemi azıya aldılar. Arabadan düşen suçsuz delikanlı parçalanarak yaralandı.


Karısının bıraktığı mektuba rağmen Theseus’un içi rahat değildi. Hele Artemis gelip de ona gerçeği söyleyince ne yapacağım şaşırdı.


“Yardım, etmeye gelmedim sana, acı vermeye geldim,

Oğlunun suçsuzluğunu anlatmak için geldim.

Karın çılgınlar gibi tutkundu Hippotytos’a,

Tutkusuyla savaşıp öldürdü kendini,

Yazdığı satırların hepsi yalandı.”


Bunları duydukça ne diyeceğini bilemiyordu Theseus. O sırada içeriye can çekişen oğlunu getirdiler, Hippoiytos, “Ben suçsuzdum, Artemis,” dedi. “Bak artık en usta avcılarından biri ölüyor.”


“Senin yerini kimse tutamayacak,” dedi Artemis. Delikanlı, Theseus’a çevirdi gözlerini: “Baba” dedi, “bu işte sizin de suçunuz yok.”


“Senin yerine ben ölseydim keşke,” diye bağırdı Theseus. Tanrıçanın sesi, onların üzüntüsünü bir parça olsun yatırdı: “Oğlunu kollarına al, Theseus, Onu öldüren sen değilsin. Aphrodite öldürdü onu. Ama şunu bil, oğlunun adı hiç unutulmayacak. Yıllar yılı şiirlerde, şarkılarda hep anlatılacak Hippoîytos.” Sonra ortadan kayboldu. O anda Hippolytos’un canı da uçup gitti. Delikanlı, Hades yokuşunu inmeye başlamıştı artık.


Aradan birkaç yıl geçti Theseus, arkadaşı Skyros kralı Lykomedes’in sarayına gitti. Bir süre orada kaldıktan sonra Lykomedes tarafından öldürüldü. Theseus’un neden Skyros’a gittiği, orada neden öldürüldüğü pek bilinmiyor. Ölümünden sonra, Theseus için koca bir mezar yaptı Atinalılar. Mezar, yıllarca tutsakların, yoksulların sığınağı olarak kullanıldı.


 


 

23 Mart 2016 Çarşamba

Kuşatmada Şehit Düşen Kör Hüseyin Paşa’nın Mücadelesi

Serasker Hüseyin Paşa, İslâm gazilerini savaş düzenine sokturup kalenin karşısına geçti. Kalenin varoşundan ve Hristiyan ordusundan atlı yaya kırk bin gâvur askeri yürüyüp üç kola ayrıldı. Bir kol sağ kanattan, bir kol sol kanattan ve yayalardan meydana gelen üçüncü kol da önden İslâm askerinin yolunu kesmek amacıyla savaş düzenine girdi. Kalabalık yığınlar halinde hemen hücuma geçtiler. Serasker Hüseyin Paşa bütün ağırlığını geri gönderip yüksek sesle Fatiha okudu.


İlerlemek üzereyken Tököly İmre’nin kethüdası geldi. Kendisine uygun bir çözüm çaresi bulup Türkleri geri dönmeye razı etmek görevi verilmişti. Kethüda, Hüseyin Paşaya gelip şöyle dedi: “Eğer ben Padişah tarafından başınıza amir tayin edilmiş olsaydım, savaşmaz geri dönüp giderdim. Siz de lütfedin de bu niyetinizden vazgeçin. Çünkü gâvurlar çok güçlü. Biz, onların dengi değiliz. Yoksa bu iş, utanç verici bir sona varacak.”


Gerçekten din düşmanları sayıca çok üstün ve İslâm askeri ise onlara göre çok az olduğundan, bu öğüt tutulup geri dönüldü. Ağır adımla çekilmeye başlandı. Moğrulzade Gürcü Mehmed Paşa ardçı tayin olundu ve düşman kendisine yetişecek olursa derhal haber yollaması sıkı sıkıya söylendi.


Tam bu sırada Macar askerinden yedi bayrak, yön değiştirerek bin beş yüz kadar savaşçı geri döndü. Alman ordusuna gidip onlarla birleşti. Ve hemen İslâm askeri üstüne yürüdüler. Daha çeyrek saat geçmeden Moğrulzade Gürcü Mehmed Paşa ileriye ulak gönderip, düşmanın ardını kovaladığını ve çok çabuk ilk darbeyi vurmak gerektiğini bildirdi. Aynı anda gâvurlar sağtaraftan Serasker Hüseyin Paşa’nın üstüne yüklendiler. Kaşla göz arasında tüfek tüfeğe, kılıç kılıca öyle zorlu bir savaş oldu ki, tasvir edilemez.


Hüseyin Paşa’yı Cigirin seferinde Hristiyan ordusuna karşı savaşırken görmüş olan birkaç gâvur, kendisini tanıyıp canlı olarak tutsak almak gayesiyle üstüne çullandılar. Bu durumu İslâm gazileri görünce kılıcı keskin ikî yüz zorlu savaşçı, Paşa’nın üstüne köpekler gibi uluyarak saldıran gâvurların karşısına çıkıp hepsini kılıçtan geçirdiler. Bu sefer Paşa’nın yanındakiler, “Efendimiz” dediler; “buradan bir an önce uzaklaşmalıyız; gâvurlar sayıca çok üstündür. Yolumuzu kesip boğazı zapt ederler. Böyle sık ağaçlı bir orman içinde kılıçla döğüş olmaz.” Böyle söyleyip Paşa’yı istesin istemesin zorla çekip uzaklaştırdılar. Boğazı geçip öteki taraftaki Tököly İmre ordusunun yanma vardılar. Orda konakladılar. Üç saat sonra gâvurlar çekinerek boğaza yanaştılar. Orman içinde Müslüman askerinin pusuda olabileceği kaygısıyla boğazı geçmeyip öte tarafta kaldılar. Bu savaşta Müslüman gazileri birkaç şehit ve yaralı verdiler. Ama gâvurlardan yığınla insan kırıldı.


İslâm askerinin ileri gelenleri bir araya gelip durumu tartıştılar. Sonra Serasker Hüseyin Paşa bir mektup yazdırdı. Mektup, Eğri çavuşlar kethüdası ve adı olan Tököly İmre’nin Macar subaylarından biriyle Viyana önündeki Sadrazama gönderildi. Bu mektupta şunlar yazılıydı: “Yanıma verilmiş İslâm askeri az olduğundan ve dîn düşmanları ise sayıca çok üstün bulunduğundan, Tököly İmre’nin durumu ve onun Macar askerinin ihanet edip kaçmasından, bunların Devlet-i Aliyye’ye sadakatsizliklerinden ötürü, başarılı bir savaş düşünülemez. Bu kadar az bir kuvvetle, sayı bakımından kat kat üstün din düşmanlarına karşı etkili bir direnmeye girişmek de imkânsızdır. Dileğimiz, bize hiç değilse savaş gücü yerinde on bin İslâm askeriyle, bir o kadar sayıda Tatar askeri göndermenizdir.


Bize saldırmış olan Almanlar karşımızdaki bir ordugâha çekilmişlerdir. Boğazın başında bizi beklemektedirler. Yakalanan tutsakların anlattığına göre, Deli Kapıdan denilen bir Alman kumandanı yardıma gelmiş böylece düşman beş bini yaya, yedi bini zırhlı süvari olmak üzere on iki bin Alman gâvuruyla desteklenmiştir. Niyetleri, Komorn adasında duran atlı yaya otuz bin Alman ve Macar askeriyle birleşip üzerimize saldırmaktır.

20 Mart 2016 Pazar

Viyana Kuşatması Günlüğünden Ağustos Ayının Son Günleri

Tatar Hanından bir ulak gelip, geçen gün şehit düşen Hüseyin Paşa’yta birlikte yukarı taraflara gitmiş olan serhad askerinin Pressburg yakınlarına sağ salim vardığını ve orda Tököly’ye katıldığını bildirdi. Ayrıca Tatar Hanının bölgesinde ele geçirilmiş bir tutsak da getirdi. Tutsak sorguya çekilip serçeşmeye teslim edildi.


Öğleden sonra yağmur boşandı. Metrisleri ve dışardaki araziyi çamura buladı. İkindiden az önce dindi.


İkindi vakti Rumeli kolunda bir püskürtme lağım patlatıldı. Sarsıntısının etkisiyle tabyanın uç tarafı yıkıldı. Zaten bu tabyadan pek az bir şey kalmış, her tarafı defalarca hırpalanmış bulunuyordu. Bu lağım da patlatılınca serdengeçtiler hücuma geçerek gâvurların büyük bir kısmını tepelediler. Bir yığın kelle getirip bahşiş aldılar.


Gâvurlar bu gece de yüksek kiliseden yüz tane fişek attılar. Böyle yapmalarının kendi sıkıntı ve bunaltılarını göstermekten başka bir anlamı olamaz. Yerin göğün hâkimi Yüce Allah, bu gâvurların vücudunu yeryüzünden toptan kaldırsın!


Kethüda Ahmed Paşa Sadrazamın eteğini öptü ve Macar Kiralına gitmek iznini aldı. Ali Paşa, Uyvar’a gitmek buyruğunu aldı.


Mohaç Sancağı Vanlı Mehmed Paşa’nın oğluna verildi. Kendisine yüksek dereceden hilat giydirildi.


29 Ağustos Pazar


METRİSLER bugün kuruyup temizlenmiş olduğundan Sadrazam tabyasına gitti ve sonra da Vezir Ah-med Paşa’nın tabyasına geldi. Ayrıca bu kolun sıçan yollarını da gözden geçirdi. Serdengeçtilere hediyeler dağıttı. Sonra kendi tabyasına dönüp bir süre burda dinlendi. Tekrar dışarı çıkıp ön saflarda bulunan tabyasına gitti.


Öğleye doğru yeniçeri ağası kolunda bir püskürme lağım patlatıldı, şarampolü çökertti. Tatarlar iki tutsak getirdiler. Sorguya çekildikten sonra serçeşmeye teslim edildi.


30 Ağustos Pazartesi


Eeğri Beylerbeyi Ahmed Paşa, Macar Kiralına gitmek üzere yola çıktı. İkindi üzeri Rumeli kolundaki tabyada bir püskürme lağım patlatıldı. Hayli gâvuru yok etti. İki kelle getirildi.


Açık arazide yakalanmış bir tutsak getirdiler. Sorguya çekildikten sonra serçeşmeye teslim edildi. Ve cellat tarafından da kafası uçuruldu. Geceleyin Rumeli kolunda gâvurların bir lağımı keşfedildi. Lağımın içinde çalışan mel’ûnlar humbara bombasıyla yok edildiler.


Yatsı namazı vakti, gâvurlar, Rumeli kolundaki serdengeçtilerln üzerine saldırdılar. Fakat yiğit ser-dengeçtiler bunlara karşı koydular ve domuzlar gibi çıktıkları deliklerine tekrar çekilmek zorunda bıraktılar.


 


Melunlar güneş batımından yatsıya kadar otuz-bumbara bombası attılar. Allahın esirgemesi sayesinde önemli hiç bir zarar olmadı.


31 Ağustos Salı


ÖĞLEDEN önce ilâh! gazabın yıldırımı tabya ardında gâvurların humbaralar üzerine düştü. Humbaralar birbirlerini ateşleyerek öyle gümbürtülerle patladılar ki, daha hiç bir lağımın patlaması toprağı böyle-sine sarsmam işti. Buranın yakınlarında bulunan sayısız gâvur dört bir yana savruldu ve mel’unlar büyük kayıplara uğradılar.


Yine öğleden önce Padişah Hazretlerinin bostancısı Boşnak Mustafa Ağa gelip bir hattı hümayun getirdi. Bu hattı hümayunda dileği üzerine Ağaya Beçuy sancağının verilmiş olduğu yazılıydı. Bu bakımdan kendisine Sadrazamın huzurunda yüksek dereceden bir hilat giydirildi. Adı geçenin dilekçesine Padişahımız mübarek elleriyle turasını basmış, doğruluğunu belirten bir derkenarla tarih yazmak lütfunda bulunmuşlardı. Her şeye sahip olan Allah, ona uzun ömürler versin, kimselerin ulaşamayacağı yaşlara eriştirsin! Amin! Orduyu hümayunun erzak sıkıntısını gidermek için ûdenburg palankası halkına bir mektup gönderildi. Bize bağlı olan Macarlar, var olsunlar! Kendilerinden bir şey istenilenlerin hepsi, istenilen erzakı derhal sağlayıp gönderdiler. Bu erzak, cellat çadırı önünde her zamanki pazar fiyatından satıldı.


Bugün ordugâhta bir okka unu fiyatı on iki – on üç paraya, otuz dirhem ekmeğin bir akçaya, bir ölçek arpanın iki kuruşa çıktı. Bunlar da kolay ele geçmediği gibi, hiç bir zaman yetecek miktarda da bulunmuyordu. Artık yakın yerlerde hayvan yemi bulunmaz olduğundan, kuru ot almak için iki üç günlük yollara gitmek zorunda kalınıyordu.

15 Mart 2016 Salı

Türk - Avusturya Tarihsel İlişkileri Üzerine “Viyana Kuşatması Kapsamında”

Viyana’nın 1683 yılında İkinci defa kuşatılması, Avrupa tarihinde büyük bir dönüm noktasıdır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana önlerinde yenilmesi ve o tarihten sonra Avrupa ortalarındaki Türk üstünlüğünün yavaş yavaş gerilemeye başlaması ve sonunda Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması da yine bu dönüm noktasının getirdiği sonuçlar olmuştur.


1683 yılından, 1945’te Kızıl Ordu’nun Avrupa’nın kalbine girmesine kadar, Batı Hıristiyanlığının varoluşu bu denli ciddî bir tehlike ile karşılaşmamıştır.


Viyana surlarında gediklerin açıldığı bir sırada Türk üstünlüğünün yediği darbe, yakın ve uzak sonuçları ile Avrupa’nın modern tarihini tayin etmiştir denebilir. Batı Hristiyanlığının Türklüğe ve İslâmlığa karşı direnmesinin başlıca sorumlusu da Habsburg hanedanının yönetimindeki Avusturya olmuştur. Bu darbeden sonra Osmanlı İmparatorluğu kendini kolay kolay toparlayamamış; buna karşılık Avusturya, yıllardır sürdürdüğü Ren bölgesinde egemenlik kurmak politikasını değiştirerek gözlerini Tuna bölgesine; güneye, güney-doğuya çevirmiştir. 1683 yılında ‘Hilâl’ ile ‘Haç’ arasında son safhasına giren mücadele, 1914 kıyameti kopuncaya kadar sürmüştür.


Avusturya’nın temsil ettiği Batı Hristiyanlığının direnmesi, değişik adlar ve yönetimler altında yüzyıllarca öncesinden başlamış; 1683 Viyana kuşatmasında doruğuna erişmişti. Aslında, İngiliz tarihçisi Lord Acton’un da belirttiği gibi, modern Avrupa, tarihî Türk baskısının Avrupa’da hissedilmesi ile başlamıştır.


Tarihçiler, modern Avrupa tarihini 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethi ile başlatmaktadırlar. Aslında Türk baskısı kendini Avrupa’da çok daha önceden hissettirmiştir. İstanbul’un fethinden yüzyıl önce Orhan Gazi’nin ordusunun Rumeli’ye geçmesi, Sultan Murat’ın Balkan zaferleri, Yıldırım Beyazıt’ın Niğbolu’da Haçlı ordularını bozguna uğratması, Batı Avrupa Hristiyanlığının gözlerini daha çok açan baskılar olmuştur. Hatta çok daha gerilere kadar gidip 1071’de-ki Malazgirt zaferini, hatta ve hatta Türk askerî gücünün IX. yüzyılda Abbasî devletinin hizmetine girmesini de Avrupa tarihini etkileyen olaylar olarak görebiliriz.


Batı Avrupa Hristiyanlığının gözü, gerçek anlamda İstanbul’un fethi ile açılmıştır. O ana kadar, bir şehirden ibaret kalmış olsa bile; bir Bizans devletinin varoluşu, Batı Avrupa Hristiyanlığına bir dereceye kadar güven vermekteydi. Gerçi Ortodoks Doğu Hristiyanlığı ile Katolik Batı Hristiyanlığı birbirlerine düşmandılar, fakat bu düşmanlık din konularındaki anlaşmazlıktan doğuyor, sıkışık anlarda yine Hristiyan dayanışması az çok sağlanabiliyordu.


Eski Roma İmparatorluğunun vârisleri olduklarını iddia eden Doğu Hristiyanlığı ile Batı Hristiyanlığı, arasındaki çatışma, çok ortak gelenekleri, kültürleri olan iki akraba arasındaki çatışmadan, miras kavgasından farklı değildi. Buna karşılık Türk komşunun bu kavgadan faydalanıp akrabalardan birini ortadan kaldırması çatışmayı birbirinden bütünüyle ayrı kültürel, ekonomik, sosyal, politik geleneklerin, kuruluşların ve zıt iki felsefenin çatışması haline dönüştürmüştür.


Türk baskısının etkisi Avrupa’yı toparlanmaya, dayanışmaya ve istikrara zorlamıştır. Bu oluşumun sonucu da Viyana surları dibinde alınmıştır. Türkler, Viyana önlerine kadar yalnız kılıçlarının gücü ile gitmemişlerdir. Askerî güç kadar, Avrupa ülkeleri arasındaki çekişmelerden, özellikle tarım alanındaki ekonomik bozukluklar ve adaletsizliklerden Batı Hristiyanlığının Doğu Hristiyanlığına kendi sistemlerini uygulamakta gösterdiği inadın yarattığı tepkilerden de faydalanmışlardır.


Fetihten sonra Roma İmparatorluğunun kalıntıları için yeni bir mirasçı ortaya çıkmıştır. Batı ve Güney Avrupa’ya egemen olan Habsburg’lar, Bizans’ı ele geçiren Osmanoğulları bu mirasın kavgasını 56 yıl öncesine kadar sürdürmüşlerdir.

14 Mart 2016 Pazartesi

Viyana Kuşatmasında 9 Eylülü Yaşamak

Sadrazam tekrar otağına gelince, Diyarbekir Beylerbeyi Vezir Kara Mehmed Paşayı iki bin kişilik kendi kapısı ve vilâyeti askeriyle öncü kumandanı tayin etti. Yanına Sivas Beylerbeyi Binamaz Halil Pâşa’-yı binbeşyüz askeriyle, Halep Beylerbeyi Deli Bekir Paşa’yı bin askeriyle, Adana Beylerbeyi Deli Emir Paşa’yı dokuz yüz askeriyle verdi. Böylece öncü birliği olarak toplam beşbindörtyüz süvari İslâm savaşçısı hazırlandı.


Öte yandan Budun Beylerbeyi Vezir Koca Arnavut İbrahim Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden dört bin kişiyle Orduyu Hümayunun sol kanadı önündeki dağda bulunan kilisenin yanındaki yolun korunmasıyla görevlendirdi. Bosna Beylerbeyi Vezir Hızır Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden iki bin kişiyle, Karaman Beylerbeyi Şişman Mehmed Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden bin kişiyle Maraş Beylerbeyi Ömer Paşa’yı kendi kapısı ve vilâyeti askerinden bin iki yüz kişiyle, Uyvar Beylerbeyi Şeyhoğlu Ali Paşayı kapısı askerinden beş yüz kişiyle emrine verdi.


Ayrıca altı yüz Şam tımarlı askeriyle yeniçerisini, kendi kapısı askerinden’üçyüz kişiyle Sa-ruhan Sancakbeyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa’yı, kendi kapısı askerinden üçyüz kişiyle Bolu Sancakbeyi Kadıoğlu Hüseyin Paşa’yı, kendi kapısı askerinden iki yüz kişiyle Teke sancakbeyi Arap Ali Paşa’yı, bin askeriyle Kahire Beyini, kendi kapısı askerinden dört yüz kişiyle Hamid Sancakbeyi Haznedar Haşan Paşayı, kendi kapısı askerinden beş yüz kişiyle Aydın Sancakbeyi Ahmed Paşayı, iki yüz kişilik kendi kapısı askeriyle Menteşe Sancakbeyi Harmuş Mehmed Paşayı, yüz elli kişilik kendi kapısı askeriyle Konakçı Haşan Paşayı, yüzelli kişilik kendi kapısı askeriyle Kayseriye Sancakbeyi Deli Dilaver Paşa’yı, iki yüz kişilik kendi kapısı askeriyle İçel Sancakbeyi Abdülmümin Paşayı, üç yüz kişilik kendi kapısı askeriyle Hersek Sancakbeyi Mustafa Paşa’yı, iki yüz kişilik kendi kapısı askeriyle Karahisarı Sahib Sancakbeyi Deli Ömer Bey’i, yüz elli kişilik kendi kapısı askeriyle Kangırı Sancakbeyi Hüseyin Bey’i, yüz elli kişilik kendi kapısı askeriyle Vize Sancakbeyi Veli Bey’i, Beyşehir Sancakbeyi Mehmed Bey’i ve beş bin yeniçeriyi, bin beş yüz cebeciyi, üç bin nefer dört bölük sipahilerini görevlendirip, toplam olarak yirmi üç bin İslâm gazisini savaşa hazır kıldı.


Gerekli fermanlar gönderildi. Birlikler yerlerini aldılar. Ordugâhın sağını, solunu, arkasını Tuna kıyısında duran Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa’nın bulunduğu yere kadar çepeçevre kuşatıp konakladılar.


Kuşatmanın başladığı günden beri Tatarlarıyla Viyana’nın altı saat yukarısında Tuna üzerinde bulunan taştan yapılmış İskender Köprüsü’nü korumakla görevlendirilmiş olan Tatar Hanı, Alman ve Polonya askerinin ırmağı geçmesini engelleyebilecek durumdaydı. Ama düşmana karşı çıkmadı ve gâvurlar da büyük kitleler halinde beri yakaya geçip İslâm askeri üzerine yürüdüler.


O gün Tatar Hanı köprüyü gören yüksek bir yerde at üstünde duruyor ve kamçısının kabzasını avucunda sıkmış gâvurların ırmağı geçişini seyrediyormuş. İmamı yanına yaklaşmış, “Han’ım” demiş; “eğer şu dalga dalga beriye geçen gâvurları tepeleyecek olursanız, arkadan gelenlerin de yolunu kesmiş olursunuz.” İmamın bu uyarısına Han; “Ah Efendi!” diye karşılık vermiş; “bu Osmanlının bize ettiği hakareti sen bilmezsin. Bize karşı davranışı öyle bir hal aldı ki, yanlarında Eflak ve Buğdan gâvurları kadar bile değerimiz kalmadı. Kaç defa bu düşmanın hareketini ve kuvvetini yazıp haber verdim. Düşmanın sayısı çoktur. Onun için toplan ve askerleri metrislerden çek. Bu şekilde gerektiği anda meydan savaşına girebilecek halimiz olsun. Ya da bırak bizi, geri çekilelim. Selâmete çıkalım. Ama o inadından dönmedi. Bir türlü söz dinletemedim. Bana hep küçük düşürücü mektuplar yolladı. Bu mektuplarda bizim kokmuş at eti yediğimizden bile söz etti. Cenabı Hak izin verdikten sonra, benim için düşmanı bu yerde tepelemek çok kolay bir iştir. Gerçi, bu yaptığımın dinimize göre ihanet olduğunu da çok iyi biliyorum. Ama neyleyeyim, elimden başka türlüsü gelmiyor. Şimdi Türkler kumandanlarının değerini görüp anlasınlar. Anlasınlar da, Tatarlar olmadan savaşmanın ne demek olduğunu öğrensinler!”


Han böyle söyleyip atını mahmuzladı. Tatarlarım toparlayıp ilerleyen düşmanın önüne düştü. Kollarını sallayarak ve gülüp eğlenerek ikindi namazından az önce Viyana önündeki Ordu-yu Hümâyûna vardılar. Han, Sadrazamın otağı önünde atından inip düşman hakkındaki en son haberleri getirdi: “Köpek gibi ardımızdan koşarak geliyorlar, bu yürüyüşleriyle pazar günü burda olurlar ve bize karşı savaş düzeni alabilirler” dedi.


Sadrazam, Han’ı ağırladı. Devlete sanki çok büyük bir hizmet yapmışçasına teşekkür etti. Zaferler kazanmışçasına da kendisini, kumaşı çok ince bir samur kürk vererek, mükâfatlandırdı. Sonra da Tatar Hanı kendi askerinin yanına gitti.