30 Ocak 2016 Cumartesi

Mistik Efsanelerde Karadeniz Rüzgârı

Tarihte çokça hikayeleri geçen destansı hikayelerin Anadolu topraklarına çokça rastlamaktayız. Daha çok orta Anadolu ve Ege bölgesinde yunan mitolojisinin eserlerinin yoğun olduğu bir gerçektir. Öbür yandan ismini duyduğumuz fakat hakkında pek çok şey bilmediğimiz Sümela Manastırının da kendine özgü efsanevi hikayeleri vardır. Efsanelerin, manastırın üzerindeki mistizminin yer aldığı bir kaynakta, Sümela Manastırı ile ilgili şu efsanelere yer veriliyor:


“İsa Peygamberin havarilerinden olan Lukas’ın bir tahta parçası üzerine çizdiği Meryem Ana resmi (ikona) yıllar sonra kendiliğinden Atina’ya uçmuş. Renginin koyuluğundan ötürü daha sonraları Kara Meryem, Kara Melek, Kara Madonna gibi adlarla ünlenen bu resim, Theodosius döneminde, 4. yüzyılda Atina’dan ayrılmak istemiş. İkona daha sonra melekler tarafından uçurularak, Maçka dağlarının yamaçlarındaki dağ kavuklarından birine yerleştirilmiş. O günlerde Barnabas ve Sophranios isimli keşişler rüyalarında Meryem Ana’yı görmüşler ve Meryem Ana keşişlere Trabzon’a gidip ikonanın olduğu kovukta kendisi adına bir kilise yaptırmalarını söylemiş.


Keşişler deniz yolu ile Trabzon’a gelerek, Maçka dağlarının yamaçlarındaki taş kovuğu içindeki Meryem Ana ikonasını bulmuşlar. Onlardan önce bu resmi gören yerliler, ikonayı yakmak istemişler, yanmamış. Balta ile parçalamak istemişler kırılmamış. Dereye atıp uzaklaştırmak istemişler, derenin suyu ikonayı sürüklememiş. Meryem Ana tarafından görevlendirilen iki keşiş, melekler tarafından ikonanın konulduğu kovuğa önce bir kilise, sonra bir manastır yapmışlar. Hayatlarının geri kalan kısmını Sümela’da geçiren iki keşiş, aynı gün ölmüşler.”


Her bölgesinde farklı hikayeler bulunan tarihi zengin Türkiye’nin doğusundan batısına kuzeyinden güneyine kadar her karış bölgesinde bir hatırat ve ya hikayeyle karşılaşmamız an meselesi. Bakış açımızı ve algıda seçiciliğimizi artırıcı bilgilerle belki de bir hikayenin ortasında bulabiliriz kendimizi. Bunun için aslında çok fazla bir çalışma yapmamıza gerek yok. Sadece doğru zamanda doğru yerde olmamız yeterli olacaktır. Bunun için daha çok gezmeli ve özellikle merak duygumuzun sürekli kendini tatmin etme arayışı içinde olması gerekir.


 

29 Ocak 2016 Cuma

İstanbul’un Tarihin Zaman Oyununa Karşı Dik Duran Efesi

Bugünlerde tarihe karşı olan ilgimin daha çok arttığını söyleyebilirim. Siz değerli takipçilerim için derlediğim bir hikayenin tarihi dökümünü sunacağım bu yazımda. Kiminizin duyduğu fakat tarihi hakkında fikri olmayan bu kalenin eminim ki bir çoğunuzun ismini bile bilmediğine hüküm getirebilirim. Çünkü tarihi sahneden sonra silik kalmış bir yapı olarak günümüzde hala daha ayakta durmaktadır. Şimdi bu yapının tarihine hep birlikte bakalım.


Sultan IV. Murat’ın Anadolukavağı sahilinde yaptırdığı bu kaleden günümüzde hiçbir iz gelememiştir. Anadolukavağı tarih boyunca Yoros ve Kavak kaleleri yüzünden önem kazanmış, ayrıca gümrük ve sınır kontrol noktası olarak ekonomik bakımdan bölgenin gelişmesini sağlamıştır.


Bazı yabancı tarihçiler tarafından Kavak Kalesi ile Yoros Kalesi karıştırılmaktadır. Sahildeki Kavak Kalesi’ni Sultan IV. Murat, Karadeniz’den 150 Şayka (birkaç top ve 40–50 savaşçı taşıyan, altı düz bir çeşit kazak kayığı) ile gelip Boğaziçi’nin Rumeli kesimini Yeniköy’e kadar yağmalayan Kazakların ani baskınından sonra 1624’de yaptırmıştır.


Evliya Çelebi’nin “Anadolu Kilidü’l-bahir kalesi” olarak söz ettiği sahildeki bu kalenin içerisinde dizdar dairesi, 80 civarında asker odası, 2 buğday ambarı ve bir mescidinin bulunduğunu yazmaktadır. Yine Evliya Çelebi’ye göre kalenin kıbleye bakan tarafında demir giriş kapısının olduğu ve içinde 300 kadar asker ile 100 adet top bulunmaktaydı.


Hüseyin Ayvansarayi’nin Hadîkatü’l Cevâmi isimli eserinde Sultan IV. Murad’ın annesi Kösem Mahpeyker Valide Sultan’ın bu kalenin içine bir mescit yaptırdığı yazılıdır. Sultan I.Ahmed döneminde bu kale yakın köylerdeki soyguncuların geceleri ateş yakarak Boğaz’a giren gemileri şaşırtıp karaya oturanları soydukları da bilinmektedir. Bu nedenle de Sultan I. Ahmet (1603–1617) bu tür olayları önlemek için kıyı boyunca yeni mahalleler kurdurmuştur. Kıyıya yeni istihkâmlar yaptırdığı için de Kavak Kalesi önemini yitirmiş ve XIX. yüzyılda ise tamamen ortadan kalkmış ve yerini sivil yerleşimler almıştır.